Bir Evin Duvarları Arasında Kayıp Giden Yıllar

“Yeter artık, Zeynep! Bu evde nefes alamıyorum!” diye bağırdı Serkan, elindeki çekiçle mutfak kapısının önünde durmuş. O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. On altı yıllık evliliğimizin ilk defa bu kadar yüksek sesle çatırdadığını duydum. Oysa biz hiç kavga etmezdik. Sadece susardık, içimize atardık.

Evimizdeki tadilat, sadece duvarları değil, aramızdaki sessizliği de yıkmaya başlamıştı. Her köşede biriken tozlar, sanki yıllardır konuşmadığımız, halının altına süpürdüğümüz sorunlarımızdı. Serkan’ın gözlerinde bir öfke vardı; ama o öfkenin altında yorgunluk ve çaresizlik de gizliydi.

“Serkan, lütfen… Biraz sakin olalım. Bu kadar büyütmeye gerek yok,” dedim titrek bir sesle. O ise başını iki yana salladı, “Her şeyi küçümsüyorsun, Zeynep! Hiçbir şeyi ciddiye almıyorsun. Ben yoruldum artık!”

O an anladım ki, sadece evimiz değil, biz de yıkılıyorduk. On altı yıl önce, üniversitede tanışıp birbirimize âşık olduğumuzda her şey ne kadar kolaydı. Hayatın yükü omuzlarımıza binmemişti daha. Şimdi ise iki çocuk, bir kredi borcu ve bitmek bilmeyen iş stresiyle boğuşuyorduk.

Tadilat fikri bana aitti. Belki de evimizi yenilersek, içimizdeki eskiyen duyguları da tazeleriz diye düşünmüştüm. Ama işler hiç de hayal ettiğim gibi gitmedi. Ustalar sürekli geç kalıyor, Serkan her şeye sinirleniyor, çocuklar ise odasız kalmaktan şikâyet ediyordu.

Bir akşam, mutfağın ortasında yere çökmüş, eski fayansları sökmeye çalışırken gözlerim doldu. Annem hep derdi ki, “Bir evin duvarları ne kadar sağlam olursa olsun, içinde sevgi yoksa o ev yıkılır.” O an annemin sözleri beynimde yankılandı.

Serkan yanıma geldi, elinde bir bardak suyla. “Zeynep… Yorgunsun biliyorum. Ama ben de çok yoruldum. Sanki birbirimize yabancı olduk,” dedi usulca. Göz göze geldik. İlk defa yıllar sonra birbirimizin gözlerinde bir şeyler aradık.

“Belki de konuşmamız lazım,” dedim fısıltıyla. “Belki de bu evin duvarlarını yıkarken, aramızdaki duvarları da yıkmalıyız.”

O gece çocuklar uyuduktan sonra salonda oturduk. İlk başta sessizlik vardı; sonra kelimeler döküldü dudaklarımızdan. Serkan iş yerindeki baskıdan bahsetti; ben ise annemin hastalığından dolayı yaşadığım kaygılardan… Hiçbirini paylaşmamıştık bugüne kadar.

“Biliyor musun Zeynep,” dedi Serkan, “Sana kızgın değilim aslında. Sadece… Kendime kızgınım. Hayatın bu kadar sıradanlaşmasına izin verdiğim için.”

Gözlerim doldu. “Ben de öyle… Sanki hayatımız eski bir kazak gibi oldu; sıcak tutmuyor ama atmaya da kıyamıyoruz.”

O gece sabaha kadar konuştuk. Yıllardır biriktirdiğimiz her şeyi döktük ortaya: Kırgınlıklarımızı, korkularımızı, umutlarımızı… Sabah olduğunda yorgunduk ama hafiflemiştik.

Tadilat haftalarca sürdü. Her gün yeni bir sorun çıktı: Su borusu patladı, elektrikler gitti, ustalar kavga etti… Ama biz artık birlikte mücadele ediyorduk. Akşamları Serkan’la birlikte çay demleyip yeni mutfağımızda oturuyorduk. Çocuklar bile değişmişti; daha az şikâyet ediyor, daha çok gülüyorlardı.

Bir gün Serkan bana döndü ve “Zeynep, bu evi seninle yeniden kurmak istiyorum,” dedi. O an kalbim yerinden çıkacak gibi oldu. Yıllardır unuttuğum bir heyecan hissettim.

Tadilat bittiğinde evimiz tertemizdi; ama asıl değişen bizdik. Artık birbirimize daha çok sarılıyorduk, daha çok konuşuyorduk. Kavgalarımız bile daha gerçekti; çünkü sonunda barışmayı biliyorduk.

Bir akşam çocuklar uyuduktan sonra yeni salonumuzda otururken Serkan bana baktı: “Sence insanlar neden yıllar geçtikçe birbirine yabancılaşıyor?”

Uzun uzun düşündüm. Belki de hayatın koşturmacasında birbirimizi unutuyoruz; sevgiyi sıradanlaştırıyoruz. Ama bazen bir tadilat, bazen bir kriz bize hatırlatıyor: Sevgi emek ister.

Şimdi size soruyorum: Sizce bir evliliği ayakta tutan nedir? Alışkanlık mı, yoksa her gün yeniden çaba göstermek mi?