Yaptığımın Doğru Olduğuna İnanıyordum

“Alo, Zeynep abla, fazla konuşamam, burada Emre’yi dövüyorlar!”

Bu cümle kulağımda yankılandığı anda, elimdeki telefonun titrediğini hissettim. Kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi. O an, mutfakta çaydanlığın altını kapatmayı bile unuttum. Sadece oğlumun adı, Emre’nin sesi ve o korkunç kelimeler…

Oğlum Emre, on yedi yaşında. Sessiz, içine kapanık bir çocuktu hep. Babasıyla arası hiçbir zaman iyi olmadı. Mahalledeki çocuklar ona “inek” derdi, çünkü ders çalışmayı severdi. Ben ise hep onun arkasında durmaya çalıştım. Ama o akşam… O akşam her şey değişti.

Telefonu kapatır kapatmaz, başörtümü aceleyle bağlayıp sokağa fırladım. Apartmanın önünde komşumuz Ayşe Hanım vardı, telaşla bana baktı:

— Zeynep Hanım, ne oldu? Yüzün bembeyaz olmuş!

— Emre’yi dövüyorlarmış, Ayşe abla! Nerede olduğunu biliyor musun?

Ayşe Hanım gözlerini kaçırdı. “Parkta bir kalabalık gördüm,” dedi. Koşarak parka gittim. Orada, beş altı genç Emre’yi yere yatırmış, tekmeliyordu. Aralarından biri, mahalledeki meşhur kabadayıların oğlu Burak’tı.

— Yeter! Ne yapıyorsunuz siz? diye bağırdım.

Kimse bana bakmadı bile. Sadece Burak, alaycı bir gülümsemeyle bana döndü:

— Teyze, oğlun bizim mahallede ispiyonculuk yapmasın bir daha!

O an ne yapacağımı bilemedim. Sadece Emre’nin kanlar içindeki yüzüne koştum. Onu kucakladım, ağlıyordum:

— Oğlum, iyi misin? Kim yaptı bunu?

Emre gözlerini açtı, sesi titriyordu:

— Anne… Ben sadece doğruyu söyledim…

O gece Emre’yi hastaneye götürdüm. Burnu kırılmıştı, kaburgalarında çatlak vardı. Polis geldiğinde, Burak’ın babası hemen hastaneye geldi. Mahallede herkes onun babasından korkardı. Adam bana yaklaştı:

— Zeynep Hanım, çocuklar arasında olur böyle şeyler. Şikayetçi olma, aramızda hallederiz.

O an içimde bir öfke patladı:

— Oğlunuz benim çocuğumu öldürebilirdi! Şikayetçi olacağım!

Adam gözlerini kıstı:

— Sonra pişman olursun.

Ama ben kararlıydım. Polis tutanak tuttu, Burak ve arkadaşları karakola götürüldü. O gece eve döndüğümüzde kocam Hasan sinirden deliye dönmüştü:

— Ne yaptın sen Zeynep? Mahallede yüzümüzü yere eğdin! Adamların kim olduğunu bilmiyor musun?

— Hasan, oğlumuzu dövdüler! Ne yapacaktım?

— Sus! Bundan sonra hiçbir şeye karışmayacaksın!

O gece sabaha kadar ağladım. Emre odasında sessizce yatıyordu. Yanına gittim:

— Oğlum… Neden sana saldırdılar?

Emre gözlerini kaçırdı:

— Anne… Okulda bir arkadaşlarının hırsızlık yaptığını gördüm. Müdüre söyledim. Onlar da Burak’ın arkadaşıymış…

İçimden bir şeyler koptu o an. Oğlum doğru olanı yapmıştı ama bedelini ağır ödüyordu.

Ertesi gün mahallede dedikodu başladı. “Zeynep’in oğlu ispiyoncuymuş”, “Bunlar mahalleyi karıştıracak” diyorlardı. Marketten ekmek alırken bile arkamdan fısıldaşıyorlardı.

Bir hafta sonra Burak’ın babası tekrar kapımıza dayandı:

— Bak Zeynep Hanım, şikayetini geri çekmezsen oğlunun başına daha kötü şeyler gelir.

Kocam Hasan bu sefer bana bağırdı:

— Yeter artık! Şikayetini geri çekiyorsun! Yoksa bu evde duramazsın!

O an iki ateş arasında kaldım: Bir yanda oğlumun güvenliği ve vicdanım, diğer yanda eşim ve mahalle baskısı…

Gece boyunca düşündüm. Annem hep derdi ki: “Doğru bildiğinden şaşma.” Ama doğru bildiğim şey oğluma zarar veriyordu.

Ertesi sabah Emre’yle konuştum:

— Oğlum, şikayetimizi geri çekmemi ister misin?

Emre başını öne eğdi:

— Anne… Ben sadece adalet istedim ama herkes bana düşman oldu.

Gözyaşlarımı tutamadım:

— Senin için her şeyi yaparım ama vicdanımı da susturamam.

O gün karakola gidip şikayetimi geri çekmedim. Mahallede yalnız kaldık. Komşular selamı kesti, markette yüzüme bakmadılar. Kocam Hasan ise günlerce benimle konuşmadı.

Ama Emre… Oğlum bana bir akşam sarıldı:

— Anne… Seninle gurur duyuyorum.

İşte o an anladım: Bazen doğru olanı yapmak yalnız kalmak demekti. Bazen bir anne olmak; herkesin karşısında dimdik durmak demekti.

Şimdi size soruyorum: Siz olsaydınız ne yapardınız? Doğru bildiğinizden şaşar mıydınız? Yoksa herkesin sustuğu yerde siz de susar mıydınız?