Bir Dostluğun Küllerinden: Eski Bir Arkadaşlık ve Yalnızlıkla Yüzleşme

“Neden geldin buraya, Zeynep?” diye sordum, sesim titreyerek. Kapının önünde duruyordu; elinde eski bir çanta, gözlerinde yılların yorgunluğu. O an, Kadıköy’ün o daracık sokağında, küçük dairemde zaman bir anlığına durdu. İçimdeki öfke ve özlem birbirine karıştı.

Küçük bir apartman dairesinde yaşıyorum. Annemle babamın evinden kaçıp buraya sığındım. O eski, PRL’den kalma mobilyalar, duvardaki halı, köşede tıslayan Polar marka buzdolabı… Her şey geçmişten bir iz taşıyor. Sanki hayatımda hiçbir şey değişmemiş gibi ama ben değiştim. Yalnızlıkla barışmaya çalışırken, Zeynep’in gelişiyle tüm yaralarım yeniden açıldı.

Zeynep’le ilkokuldan beri arkadaştık. Birlikte büyüdük, birlikte hayal kurduk. Ama üniversiteye başladığımızda yollarımız ayrıldı. O, ailesinin istediği gibi tıp okudu; ben ise edebiyatı seçtim. Annem hep “Bak Zeynep’e, ne güzel doktor olacak,” derdi. Benimse hayallerim hep küçümsendi. “Edebiyat okuyup ne olacaksın? Aç mı kalacaksın?”

Zeynep’in gözleri doldu. “Sana ihtiyacım var,” dedi sessizce. Bir an sustum. Yıllardır kimse bana böyle bir cümle kurmamıştı. İçimdeki buzlar çözülür gibi oldu ama hemen ardından öfkem kabardı.

“Bunca yıl neredeydin? Ben en çok sana ihtiyaç duyduğumda yoktun!” dedim. Sesim yükseldi, komşular duymasın diye hemen alçaltmaya çalıştım ama içimdeki fırtına dinmiyordu.

Zeynep başını eğdi. “Haklısın… Ama ben de kayboldum. Annem hastalandı, babam işsiz kaldı. Hayatım altüst oldu. Sana yazmak istedim ama utanıyordum.”

Bir an sustuk. Duvardaki eski radyodan hafifçe bir türkü çalıyordu; sanki geçmişin yankısıydı.

O geceyi birlikte geçirdik. Zeynep eski günlerden bahsetti; çocukken yazın Moda’da dondurma yediğimiz günlerden… Ben de ona yalnızlığımı anlattım; ailemin baskısından, iş bulamamanın verdiği eziklikten, İstanbul’da tutunmaya çalışırken her gün biraz daha küçülen hayallerimden…

Sabah olduğunda Zeynep mutfakta çay demliyordu. Eski çaydanlığın altı kararmıştı ama çayın kokusu eve yayıldı. “Biliyor musun,” dedi, “ben de mutlu değilim. Doktor oldum ama her gün başka birinin acısına tanık oluyorum. Kendi acımı unutmaya çalışırken başkalarının yükünü taşıyorum.”

O an anladım ki, herkesin yükü kendine ağırdı.

Birlikte kahvaltı ederken kapı çaldı. Annemdi. Habersiz gelmişti; elinde poşetlerle içeri daldı. Zeynep’i görünce şaşırdı.

“Ne güzel sürpriz! Zeynep’ciğim, sen de mi buradasın?” dedi yapmacık bir neşeyle.

Ben ise annemin bakışlarındaki o eski kıyaslamayı hemen hissettim.

“Bak kızım,” dedi annem bana dönerek, “Zeynep ne güzel doktor olmuş, kendi ayakları üzerinde duruyor…”

Zeynep’in gözleri doldu yine. “Teyze,” dedi kısık sesle, “her şey dışarıdan göründüğü gibi değil.”

Annem anlamadı ya da anlamak istemedi.

O gün annem gidince Zeynep’le uzun uzun konuştuk. Geçmişte birbirimize nasıl zarar verdiğimizi, kıskançlıklarımızı, ailelerimizin üzerimizdeki baskısını…

“Biliyor musun,” dedi Zeynep, “ben senin kadar cesur olamadım. Sen kendi yolunu seçtin. Ben ise hep başkalarını mutlu etmeye çalıştım.”

İçimde bir şeyler kırıldı o an. Yıllardır taşıdığım öfke yerini hüzne bıraktı.

O gece Zeynep bana sarıldı ve ağladı. Ben de ağladım; çocukluğumuza, kaybettiğimiz yıllara ve birbirimize duyduğumuz özleme…

Ertesi sabah Zeynep gitmeye hazırlanırken ona sarıldım.

“Beni affedebilecek misin?” diye sordu.

“Bilmiyorum,” dedim dürüstçe, “ama yeniden başlayabiliriz.”

Zeynep kapıdan çıkarken arkasından baktım; hayatın yüküyle ezilmiş iki eski dost olarak birbirimize tutunmaya çalışıyorduk.

Şimdi bu küçük dairede yalnız başıma otururken düşünüyorum: Hayat neden bizi hep başkalarıyla kıyaslamaya zorluyor? Kendi yolumuzu seçmek neden bu kadar zor? Sizce affetmek mi daha zor, yoksa yeniden güvenmek mi?