Bir Kadının Sessiz Çığlığı: Yalnızlık, Hastalık ve Yeniden Doğuş

“Yeter artık, yaşlandın, şimdi de hastalandın! Ben bu yükü daha fazla taşıyamam, boşanmak istiyorum!”

Bu sözler, eşim Cemil’in ağzından öfkeyle döküldüğünde, mutfakta elimde çay bardağıyla öylece kalakaldım. Kapı öyle bir hızla çarptı ki, camlar titredi. O an, içimde bir şeyler kırıldı. Sanki yıllardır biriktirdiğim bütün umutlarım, o kapının arkasında kaldı. Telefonumun ekranında hastaneden gelen arama hâlâ yanıp sönüyordu. Az önce doktorumun sesiyle öğrendiğim teşhis beynimde yankılanıyordu: meme kanseri.

Cemil’in arkasından bakarken, içimdeki boşluk büyüdü. Otuz iki yıllık evliliğimizin sonunda, yaşlılık ve hastalıkla baş başa kalmıştım. Oysa gençliğimde ne hayaller kurmuştum! Cemil’le evlendiğimizde, bana “Ömrümün sonuna kadar yanında olacağım” demişti. Şimdi ise ilk fırtınada gemiyi terk eden kaptan gibiydi.

Kızım Elif’i aramak istedim ama onun da kendi hayatı vardı. İstanbul’da çalışıyor, yeni evliydi. Oğlum Emre ise yurtdışında yüksek lisans yapıyordu. Onlara yük olmak istemedim. Annem yıllar önce vefat etmişti, babam ise başka bir şehirde yaşıyordu ve kendi sağlık sorunlarıyla uğraşıyordu.

O gece uyuyamadım. Tavanı izlerken, Cemil’in bana son zamanlarda nasıl yabancılaştığını düşündüm. Eskiden birlikte kahvaltı eder, akşamları televizyon izlerdik. Son yıllarda ise sessizce aynı evde yaşar olmuştuk. Benim saçlarıma düşen aklar, yüzümdeki çizgiler ona yük gibi gelmişti. Şimdi de hastalığım…

Ertesi sabah Cemil eve uğramadan işine gitmişti. Mutfakta yalnız başıma kahvaltı hazırlarken, gözyaşlarım ekmeğime tuz oldu. Birden kapı çaldı. Komşum Ayşe Hanım elinde börekle kapıda belirdi.

“Hayırdır kızım, dün akşam sesler yükseldi. İyi misin?”

Gözlerim doldu ama güçlü görünmeye çalıştım: “Biraz tartıştık işte Ayşe Abla… Hayat bu.”

Ayşe Hanım içeri girip yanımda oturdu. Elini omzuma koydu: “Bak kızım, ben de yıllarca kocamın gölgesinde yaşadım. Ama bir gün anladım ki insan önce kendine sahip çıkmalı. Ne olursa olsun, yalnız değilsin.”

O an içimde bir şeyler kıpırdadı. Belki de ilk defa gerçekten yalnız olmadığımı hissettim.

Hastaneye tek başıma gittim. Doktorum tedavi sürecini anlattı; kemoterapiye başlayacaktık. Eve dönerken otobüste camdan dışarı bakarken, hayatımın kontrolünü kaybetmiş gibi hissediyordum. Eve geldiğimde Cemil hâlâ yoktu. Akşam olduğunda nihayet geldiğinde, yüzüme bile bakmadan odasına geçti.

Dayanamadım, peşinden gittim:

“Cemil, konuşmamız lazım.”

Bana dönmeden cevap verdi: “Ne konuşacağız? Her şey ortada.”

“Otuz iki yıl… Birlikte yaşlandık, birlikte büyüttük çocuklarımızı. Şimdi hastalandım diye beni bırakıp gidemezsin.”

Sinirle döndü: “Benim de hayatım var! Hep senin etrafında dönmek zorunda değilim!”

O an anladım ki Cemil’i kaybetmiştim; belki de hiç sahip olmamıştım.

O gece Elif’i aradım ve her şeyi anlattım. Telefonda ağladı:

“Anneciğim, ben hemen geliyorum! Babam nasıl böyle davranır? Senin yanında olacağım.”

Ertesi gün Elif geldiğinde sarıldık ve uzun süre ağladık. O an anladım ki asıl aile sevgisi kan bağıyla değil, kalpten geliyordu.

Kemoterapiye başladığımda Elif yanımdaydı. Saçlarım döküldü, midem bulandı ama Elif’in sevgisiyle ayakta kaldım. Cemil ise eve sadece uyumaya geliyordu; bana bakmıyor, konuşmuyordu bile.

Bir gün hastanede başka bir kadınla tanıştım: Fatma Hanım. O da benim gibi kanserdi ama kocası her seansa onunla geliyordu. Fatma Hanım bana şöyle dedi:

“Hayatta en büyük savaş yalnızlıkla verilir kızım. Ama unutma, bazen insan en büyük gücü kendi içinde bulur.”

O sözler bana güç verdi. Artık Cemil’in ilgisizliğine üzülmekten vazgeçtim. Kendi ayaklarım üzerinde durmaya karar verdim.

Bir akşam Cemil eve geldiğinde valizini topluyordu.

“Ben gidiyorum,” dedi soğuk bir sesle.

Başımı salladım: “Git Cemil… Artık seni tutmuyorum.”

O an içimde bir huzur hissettim; çünkü artık kendi hayatımı yaşamaya karar vermiştim.

Aylar geçti… Tedavim bittiğinde doktorum iyi haber verdi: “Tümör küçüldü, iyileşiyorsun.”

Elif’le birlikte yeni bir hayata başladık. Kendime küçük bir iş kurdum; evde reçel yapıp satmaya başladım. Komşularımla daha çok vakit geçirdim, kadın dayanışmasının gücünü hissettim.

Cemil ise bir süre sonra başka bir şehirde yeni bir hayat kurmuştu. Çocuklar babalarına kırgındı ama ben onları affetmeye teşvik ettim; çünkü affetmek insanı hafifletiyordu.

Şimdi mutfakta otururken pencereden dışarı bakıyorum ve düşünüyorum: Hayat bazen en karanlık anlarda yeniden başlar mı? Yalnızlık gerçekten korkulacak bir şey mi yoksa insanın kendini bulması için bir fırsat mı?

Siz olsaydınız benim yerimde ne yapardınız? Sevgi mi daha önemli yoksa kendine sahip çıkmak mı? Yorumlarınızı bekliyorum…