Birlikte Yaşamak: Kuzenim Dilek’le Ev Maceram
“Senin dağınıklığın gerçekten artık çekilmez oldu, Dilek!”
Sabah kahvaltısında yumurtanın kabuğunu kırarken sesim titremişti. Dilek ise her zamanki gibi telefonu elinden düşürmeden, bana yan yan bakıyordu. İçimde bir fırtına, dudaklarımda ise titrek cümleler vardı. Dilek bu evde ikinci ayını doldurmuştu. İlk günler sabaha kadar sohbet etmiş, eski aile fotoğraflarımıza bakmıştık. İkimizin de annesi abla kardeşti, çocukken komşularımız bile bizi birbirimizin kopyası sanırdı. Üniversiteyi farklı şehirlerde okuyup, iş bulma telaşıyla ailelerimizden kopmuştuk. İstanbul’da yeni bir başlangıç yaparken, aynı evi paylaşmak kulağa mantıklı gelmişti: Kira yarıya inecek, faturalar bölünecek, beraber yemek yiyip kendi yalnızlığımızı paylaşacaktık.
Ama işin aslı bambaşkaydı. Dilek sabahları benden geç kalkar, çalışmadığı günlerde bütün gün televizyon karşısında kalırdı. Ben ise sabah yediye alarm kurup işe hazırlanırken, her yerde bıraktığı çay bardaklarını toplar, mutfağı silip süpürürdüm. Herkesin bildiği o klasik aile cümlesi de hep aklımda dönerdi; “Aileyle yaşamak kolaydır, en azından güvenirsin.” Ama işte, bu güven geceleri boğazıma bir düğüm gibi oturuyor, tartışmalarımızı daha acı hale getiriyordu.
Bir gün eve geç geldim. Ofiste zor bir toplantıdan çıkıp, metrobüste oturacak yer bulamadan ayakta sabırla gelmiştim. Ev kapısını açınca Dilek’in arkadaşlarıyla salonun ortasında kahkahalar attığını gördüm. Masanın üstü pizza kutuları ve yarısı dolu pet şişelerle doluydu. “Biraz sessiz olur musunuz? Çok yorgunum,” dedim. Dilek’in bakışlarında küçümseyici bir pırıltı vardı: “Büyütme, Zehra! Arada nefes almak istiyoruz işte.” Sustum. Çünkü hep susmak en kolay yoldu. Ama o gece yatağıma ağlayarak girdim.
Birkaç hafta sonra işler daha da kötüleşti. Sabahları konuşmuyor, göz göze gelmemeye çalışıyorduk. Mutfakta salçalı ellerini havluyla silmesi bana dokunuyordu. Bulaşıkları kendisi yıkamıyor, yıkayan ben oluyordum. Dilek’se bazen iş aradığından, bazen hayatının yolunda gitmediğinden şikayet ediyordu. Aslında koca evin huzuru birkaç liraya değişmiştik; faturaların yarısı Dilek’in bütçesini kurtarıyor, benim de kira yükümü azaltıyordu. Ama bir şeyleri kaybetmiştik; çocukken paylaştığımız neşeli sırlar gitmiş, yerini sarsıcı sessizlikler almıştı.
Annemler arayıp hâlimi sorduklarında, “Her şey yolunda,” diyordum. Ne söylesem onların “Aileyle yaşamanın tadı başka,” ısrarı yine başlayacaktı. Babam ise bir defasında, “Öyle kolay mı, kızım, kuzenin de bir kız çocuğu, sahip çıkın birbirinize,” dediğinde, tam ağzımı açacakken geri yutmuştum sözlerimi. Ama annemin seste bir titreme vardı, “Kırmayın birbirinizi, böyle dönemler her ailede olur…”
Bazen Dilek geceleri balkona sigara içmeye çıkıyor, gözleri uzaklara dalmış şekilde soğuk havada titriyordu. Bir akşam ben de yanına oturdum. İşten yeni çıkmış, şehirden bunalmış hâlde, içimde yankılanan kırık dökük umutlarla yanaşmıştım. “Dilek, sence de biraz fazla uzaklaşmadık mı? Biz küçüklüğümüzde böyle miydik?” dedim. Omuzlarını silkti, “Kimse aynı kalmıyor Zehra. Hayat zor. Ben de başka çarem yok diye buradayım.”
Bir süre sustuk. İçimde biriken kelimeler dilimin ucundaydı, onları dökmek istedim: “Biliyorum, hayat belki de düşündüğümüzden daha ağır. Ama bu ev bizim son limanımız olmamalı. Birbirimize yük olmaktan başka ne yaptık?” dedim kısık sesle. Dilek bakışlarını kaçırdı, yine sustu. Sonra birden yüzüme döndü: “Bilin ki, bazen varlığın da, yokluğun da eşit acıtıyor insanı. Sabahları evde sessizce hazırlanırken, kendimi misafir gibi hissediyorum burada. Belki de çoktan ayrılmam gerekiyordu.”
O an sustum. Çünkü o da kırılmıştı. “Dilek, seni üzmek istememiştim. Ben de kendi hayatıma yer açmaya çalışırken, seni sıkıştırıyor muyum bilmiyorum. Tek bildiğim, buradaki sessizliğin bile mideme ağrı gibi oturması.”
O günden sonra daha az tartıştık, ama aramızda o eski sıcaklık kalmadı. İşin aslı, aileyle yaşamak sandığım kadar kolay olmadı. Para meselesi bizi birleştirdi ama her gün biraz daha uzaklaştık. Birlikte alınan kararların, paylaşımın ve anlayışın bir fiyatı olduğunu öğrendim.
Şimdi yalnız başıma mutfakta çay demlerken, Dilek’in odasındaki sessizliği dinliyorum. Belki ikimizin de farklı hayatlara ihtiyacı var.
Bazen düşünüyorum, insan yaşadığı huzuru başkaları için feda ettiğinde gerçekten kazançlı çıkıyor mu? Yoksa huzurunun kıymetini ancak kaybedince mi anlıyor? Siz ne düşünüyorsunuz, aileyle yaşamanın bedeli bazen sevdiklerimize olan sevgimizden ağır mı geliyor?