Başkasının Çocukları Sana Emanet: Halalık ve Annelik Arasında Kaldığım Duygusal Savaşım

“Anne, yeter artık! Onlar gelmesin, nolur…”

Lara’nın sesi mutfağı yırtarcasına yankılanıyor, gözlerinden süzülen yaşlar, yüzüne sımsıkı yapışan saçları… Tabakta kalan son bardağı da bıraktım, ellerim köpüklü. O an öylece kalakaldım. Kızım sekiz yaşında; yorgun, mahzun, çocukluğunu arıyor. Ama ben annesiyim, yorgunluğunu ben taşımalıydım, dünyasını ben aydınlatmalıydım değil mi? Bir an için camdan dışarı, Kadıköy’ün gri gökyüzüne baktım. Herkesin hayatı başka başka görünürdü pencerelerden, ama hangimizin yükü azdı?

Lara’nın arkasında, salondan gelen kavga sesleriyle gerilimin yayıldığını hissediyorum. Cihan’ın, yani eşimin yeğenleri, İlker ile Derya, yine benim kızımla bunun için tartışıyorlar. “Senin annen izin verdi!” diye bağırıyor Derya, ardından bir oyuncak yere çarpıyor. Bu evde huzur yok artık; altı aydır yok. Olay, Cihan’ın ablası Nermin’in işten atılmasıyla başladı. Kocasıyla sorunları, ekonomik zorlukları, sonunda dayanamayışları… Kimse elini uzatmazken Cihan, ablasının çocuklarına altı ay önce kapımızı açtı. Tek bir sözle. “Elbette bizim evimiz de onların evidir, Zeynep, ne olur itiraz etme!” dedi.

İtiraz edemedim. O an birden fazla yeri delip geçen iki çift göz vardı karşımda: Cihan’ın kararlı ve utangaç bakışları ve kendi kızımın sessiz, umut dolu gözleri… Fakat umudun yerini çok geçmeden hayal kırıklığı aldı. Lara, baştan sevinmişti: “Beraber oyun oynayacağız, anne!” demişti. Ama bir hafta sonra, ağlamaya başlamıştı. “Anne, odamı paylaşıyorum, oyuncaklarımı paylaşmak istemiyorum!” Ah, ne zordur paylaşmak; çocukken de büyüyünce de insanı zorlayan bir gerçek. Onları sahiplenemez mi, onlara alışamaz mı, diye düşünerek kendime kızdığım geceler oldu. Kendi annemin bana “Aile, zordur kızım. Yükü ne kadar ağırsa ödülü o kadar büyüktür,” deyişini hatırladım. Ancak anneliğin yüküyle halalığın yükü aynı kefede mi tartılırdı gerçekten?

Bir gün, sabah kahvaltısında Lara sessizce ekmeğini bıçağın ucuyla ezip duruyordu. “Lara, bir şey mi oldu canım?” dedim. Gözlerini bana kaldırdı; yeşil gözlerinde anlayamadığım bir kırgınlık vardı. “Anne, ben eskisi gibi seninle okula yürümek istiyorum. İlker istemiyor yürüyelim, hep minibüsle gidiyoruz…”

Cihan işe gitmişti. O gün içim içime sığmadı, bir an önce evin dağınıklığını toplayıp, kütüphanede köşe başında saklanan eski fotoğraflarımıza baktım. Kızımla birlikte oynadığımız, gülüştüğümüz zamanlara… Her şey ne ara bu kadar karmaşıklaşmıştı? Akşam olduğunda salonda Cihan’la göz göze geldik. “Zeynep, Nermin iş bulamadı daha, çocuklar mecburen buradalar. Onlar da bizim canımız. Sık dişini ne olur.”

“Ama Cihan, Lara her gün ağlıyor. Oda meselesi, yemek meselesi, oyuncak meselesi… Çocuk kendi evinde yabancı oldu. Benim anneliğimi anlamıyorsun!” diye yükseldim. Sözlerimi yutkunarak bitirdim. O an duvarlarda kopan sessizlik öyle bir yankı yaptı ki gözlerimiz birbirine bir süre daha tutundu. Sonra Cihan başını eğdi, sessizce televizyonun sesini açtı.

Gece Lara’nın yanına oturdum. Üstünü örterken hıçkırıklar arasında: “Anne… sen de artık beni sevmiyorsun, hep o çocukları düşünüyorsun!” Kalbim sancı gibi oldu. O uzun gecelerde, mutfakta kaşık çay karıştırırken içimdeki annelikle halalık arasında sıkıştım. Kendi kızımın çocukluğunu ödünç vermeye mecbur muyum? Yeğenlerimin suçu yok, onlar da annelerine hasret… Ama Lara da benim çocuğum. Hangisini seçmeli insan?

Bir sabah, Nermin aradı. Ağlamaktan sesi kısılmış: “Zeynep, ben çocuklarımı almak istiyorum. Sana da, Cihan’a da yük olduk. İş bulamazsam da bir yolunu bulup eve götüreceğim. Lara’nın bir defterine yazdıklarını gördüm geçen gün.” Elim buz kesti. “Ne yazmış?” dedim titreyerek. “Evi geri istiyorum, annemle yürümek istiyorum, dün ben oyuncak ayımı gizledim, çünkü biri daha onu alsın istemedim,” demiş. Nermin de anne. O an iki annenin acısı, iki çocuğun çaresizliği birbirine karıştı.

Akşam Nermin geldi çocuklarını almaya. Nermin’in yüzünde utanç mı vardı, adamakıllı o gözyaşı mı… bilmiyorum. Lara bir köşede, yüzü duvarda; İlker ve Derya eşyalarını toplarken durmadan ona bakıyorlar. On bir yaşındaki Derya, fısıltıyla Lara’ya yaklaştı: “Senin ayını almadım, söz veriyorum. Sana da kırgın değilim… Annem olmasa seni de götürmek isterdim.” Ardından odayı gözyaşlarıyla terk etti. Herkesin duyguları ortadaydı artık.

Nermin kapıda bana sarıldı: “Sen hepimizin halasısın ama Lara’nın annesi sensin. Allah senden razı olsun. Hepimizin yeri yüreğinde var.”

Ev sessizleşti. Gecenin karanlığında Lara yanıma sokuldu; başını göğsüme koydu. “Sen hep benim annem ol lütfen. Bir daha kimseyle paylaşmak istemiyorum,” dedi. Saçlarını okşarken, içimde hem bir acı hem de bir rahatlama vardı. Evin her şeyi tekrar kendi ritmine döndü; fakat duyulan eksiklikler, kurulan cümleler, yaşanan çatışmalar içime kazındı. Kendi yuvamı, vicdanımı, ailemi taşırken aslında hepimiz birbirimize benziyorduk: Bir parça huzur arayan, sevgisini paylaşmaya mecbur kalan, ama sonunda paylaşırken biraz eksilen kadınlar…

Şimdi bazen, başımı yastığa koyunca şunu soruyorum kendime: Anne olmanın yüküyle, bir aileyi taşımak arasındaki sınır nerede başlar, nerede biter? Sizce aile için sessizce dayanmak mı doğru, yoksa kendi evlatlarımız için sınır çizmek mi? Siz olsanız vicdanınıza mı, evladınıza mı kulak verirdiniz?