Bir Bayram Günü: İstenmeyen Misafirin Ardından

“Alya! Kaç kez söyledim, böreği fırından gerektiği gibi çıkarmazsan altı yanacak!” Annemin yüksek sesinden sıçrayarak irkildim. Ellerimde terlemiş bir tabak, gözüm saate ilişti: Daha sabah dokuzu bile geçmemişti ama mutfak şimdiden kurban yerine dönmüştü. Asıl mesele, göğsümün üzerindeki baskıydı: Ayten halam yine aramadan, sormadan, sırf bayram diye çocuklarıyla, eşinin koca yürüyüşüyle kapımıza dayanacaktı. Altı yıldır aynı döngü. Annemin ısrarla, “Alya, ailenin kıymetini bil,” deyişine karşın, içimin sıkışıklığı hiç geçmedi. Çünkü aile denen o kutsal bütün, bazen insanı boğmak için oradaydı.

Telefonun titreşimiyle cevap bile vermek istemedim. “Alo?” dedim isteksizce. Karşıdan Annem, o hep aynı mutlu tonu takınarak, “Ayten ablan aradı, az sonra buradalar. Ev biraz dağınık! Hadi kızım, koltukların üstünü ört!” diye hızla talimatlar yağdırdı. Tamam deyip telefonu kapadım, yüzümdeki gülümsemeyi aynada görünce acı acı gülümsedim. Benim için aile, asla huzurun, anlayışın adı olmadı. Ayten halam geldiğinde sofraya ne koyduysam bir bahaneyle küçümser, saçımı, işimi, neden evlenmediğimi sorgulardı. Annem de güya arkamda duracağına sus pus olur, onun gönlünü hoş etmeye çalışırdı.

Bayramın da bir ağırlığı var hani… O sabah karar verdim: Artık çatacak, susmayacaktım. İnsanlar istediği kadar “küsülmez akrabaya,” desin dursun. Benim ruhumun sığınağı, kendime çizdiğim sınır olmalıydı.

Kapı zili uzun uzun çaldı. Yüreğim hızlı atarken, babam da koltuğunda keyifle tespih çeviriyordu; öyle ya, ona göre ev kadınların sorumluluğuydu. Kapıda önce Ayten halanın şık ama görgüsüz gülümsemesi, arkasında çığlık çığlığa koşan Zeynep ve Fikret doğruldu. “Alyacığım! Ay canııım, gene kilo mu aldın kuzum?” dediğini duyar duymaz dişlerimi sıktım. “Çocuklar, eşyalarınızı şuraya bırakıııın,” dedi, elindeki poşeti sehpaya kafasına göre salladı. Fikret, “Burada portakal suyu var mı?” diye anneme bağırdı, Zeynep koltukta dengemi bozan bir hızla zıplıyordu.

Kahvemi mutfakta içerken, salondaki kahkaha ve şamata bana cehennem gibi geliyordu. Annemin sesi, “Hadi Alya, gelsene, annen misafirperver olmanı bekliyor!” diye yükseldi. İçeri girerken, Ayten halanın bakışlarını üstümde hissettim. “Yahu Alya, senin de elin işten kalkmaz. Şoubizden soğuttun valla bu kızı,” diye anneme laf attı. Sanki annem beni savunacakmış gibi yalandan gülümsedi. O an o kadar yalnız hissettim ki, gözlerim doldu. Dudaklarım titredi, kalkıp mutfağa kaçtım.

Karnımda hasta bir ağrı vardı. O sırada babam bana eğilip “Evladım, bitsin şu iş, kalabalık gelsin gitsin de sana vakit kalır,” dedi. Ama ben içimden, “Bana kalacak vakte gerek yok, yeter ki onlar giderken kendi benliğim yerinde kalsın,” diyordum.

Akşam üzeri, Ayten halam daha gitmeden çekirdek çıkarıp halının üstüne attı. “Alya, biraz küçüksün diye belli etmemiştik ama, bak bu yaşta hâlâ bekar olmak ayıp. Erkek mi yok Allah aşkına?” Annem, halamı üzmemek için yapmacık bir kahkaha attı. Babam koltuğundan başını kaldırmadan, “Kısmet meselesi,” diye mırıldandı. O an içimde bir cam bardak paramparça oldu. Dayanamadım, yüksek ama titrek bir sesle, “Ayten hala, izin verir misin, kendi hayat kararlarımı kendim vereyim. Her bayram gelişinizde özelimi didikleyip beni sorguluyor, evde rahatsızlık ediyorsunuz. Lütfen bir daha haber vermeden gelmeyin!” dedim. Salon bir anda buz gibi oldu.

Ayten hala “Aaa! Senin annen böyle saygısız konuşmazdı. Sen ne biçim olmuşsun!” diye bağırdı, anneme döndü, “Bak, çocuk yetiştiremiyorsan bana söyle!” Annem ise bana ağlamaklı baktı, “Alya, evlatlık borcunu unutma,” dedi. Bir kez olsun arkamda durmadı. Harici değerlendirmelerde ailenin onayını kazanamamanın acısıyla, bir yandan da özgürlüğümün sarsılmazlığını hissettim.

O gece halam gittiğinde annemle baş başa kaldık. Annem bana kırgın ve şaşkındı. “Kızım, Ayten sonuçta ailemizden, büyüğümüz. Yaptığın çok ayıp oldu. Komşulara da ne diyeceğim?” dedi. Gözlerimden yaşlar süzülürken, “Anne, herkesin büyükleri günümüzde çocuklarının sınırına saygı duymak zorunda. Ben senin kızınım ama onların maskarası değilim. Bugün sesimi çıkarmasam, bir gün tamamen yok olacağım. Sen beni anlamasan da, ben bari kendimi kollayım,” dedim.

Sonraki günlerde ortalık buz kesti. Ayten hala beni aramadı, annem somurttu. Bayramın üzerinden haftalar geçti. O günden beri kapımız çalınsa, içimde ilk çarpan his kaygı olmuyor. Evin içinde kendi nefesimi duyabiliyorum. Artık biri aramadan gelirse, “Müsait değilim,” diyebiliyorum. Biliyor musunuz, bazen en büyük akrabalık, insanın kendi sınırlarını koruyabilmesidir. Kim bilir, belki bir gün annem de beni anlar.

Şimdi düşünüyorum da, acaba herkes kendi ailesinde böyle garip bir zorunluluk ve baskı hissediyor mu? Sizce aile dediğimiz gerçekten sınırları aşmak anlamına mı gelir? Yoksa aile dediğin, kişinin huzurunu bozmama sorumluluğunu da taşımalı mı?