Bir İyilikle Başlayan Fırtına: Araba Anahtarları
“Yine mi sorun çıkardım anne?” dedim boğazımda düğümlenen hıçkırıkla, telefonun öteki ucunda annemin nefes alışlarını saymaya çalışırken. Ne kadar çabalarsam çabalayayım, şu evde yaptığım iyiliklerin sonu hep gözyaşı ve hayal kırıklığıyla bitiyor. İş seyahatim için sabahın köründe hazırlanırken arabamın anahtarlarını annemin mutfak masasının üzerine sessizce bırakmıştım. “Anne, markete kolay git, ağır torbaları taşıma artık. Ben birkaç gün yokum, arabam senin,” diye yazdım küçük bir notta.
Tabii o an hiç aklıma gelmemişti, kardeşim Kerem’in sürücülükteki hevesiyle, annemin yumuşak kalbinin birleşip bana koskoca bir felaketi yaşatacağını.
Uçaktan iner inmez telefonum titremeye başladı. Ekranda “Anne” yazıyordu. Daha telefonu açıp “Nasılsınız?” dememle birlikte annem sesini yükseltti: “Araban bir kaza yaptı, kızım! Ne yapacağım şimdi ben?” Başım dönmeye başladı, nefesim kesildi sanki. “Nasıl yani? Kaza mı yaptı? Kim kullandı, anne?” Sustu. Sustu ve o an her şeyi anladım. “Kerem mi sürdü arabayı?” dedim, kelimeler boğazımda çırpınıyordu.
Annem önce “Biliyorsun daha yeni ehliyet aldı, bir şey olmaz dedim. Sadece markete gidecekti,” dedi, sesi pamuk gibi olmuştu. O anda sinirimden mi, çaresizliğimden mi bilmiyorum, anneme bağırmaya başladım: “Anne! Ben arabayı sana bıraktım! Kerem niye kullanıyor?” Cevap beklemiyordum aslında, biliyordum yanlışın hangi halkada olduğunu. Annem ise gözyaşlarını tutamayıp telefonu kapattı. O an hayatımda belki de ilk defa kendimi hem suçlu hem çaresiz hem de çok ama çok öfkeli hissettim.
Dönüş yolunda ne söyleyeceğim ya da eve girdiğimde göz göze nasıl geleceğimle ilgili kafamda bin bir düşünce dolanıp durdu. Evin sokağına girdiğimde, apartmanın önünde susturulmuş bir araba ve başında babamla Kerem’i gördüm. Babam, sanki hiç sevmediği bir futbol maçını izliyormuş gibi suratını ekşitmiş, oturmuş kalmıştı. Yanlarına gittiğimde Kerem utana sıkıla yere bakıyordu. Babam başını bile kaldırmadı, sadece “Aracın sağ ön tarafından darbe almış, motorunda bir şey yok. Ama 40 bin liradan aşağıya çıkmaz,” dedi.
O an Kerem’le göz göze geldik. İçimden geçen kelimeleri söylemek istedim, ama onu annemin avucuna sıkıştırdığı iyi niyetten vurmak hiç adil gelmedi. “Yine de iyi ki sana bir şey olmadı,” diyebildim sadece, sesi çatallaşan inadımla.
O gece annem yanıma gelmedi. Babam koltuğunda dizi izler gibi uzanmış kaldı. Yemek masasının ortasındaki boş çorba tabağının kenarında, Cedric’in bir karikatürü gibi hissettim kendimi; soran yok, cevaplayan yok…
Gece yarısına doğru annem sessizce odama geldi. Yüzünde suçluluğun ve çaresizliğin tonları birbirine karışmıştı. “Kızım, sabah sana ağır konuştum… Kerem’e dayanamadım, sen de bilirsin kardeşin işsiz güçsüz zaten… Ben biraz da ona moral olsun istedim, yaptığımın yanlış olduğunu şimdi anladım,” dedi gözleri dolu dolu. O anda dayanamadım. “Anne, bana bir kere de hak ver. Ben yıllarca çalıştım birikim yaptım, o arabayı krediyle aldım. Sana rahatlık olsun diye bırakırken, başıma yeni bir borç açılacağından korkmadım dedim. Şimdi sen bana niye kızgınsın anlayamıyorum!” dedim, gözyaşlarımı gizlemeye çalışarak.
Duydum annemin yüzünü ellerinin arasına alıp sessiz sessiz ağladığını. O gün, evin duvarlarındaki bütün duygular panik atak gibi üstüme çullandı. Kimse konuşmuyor, herkes kendi köşesine sıkışmıştı. Kerem, yüzümüze bakamadan bir günlüğüne halama gitti. Babam, “Büyütmeyin artık,” dedi sabah. “Araba tamir olur, evde huzur bozulmasın,” diye ekledi. Anlayış göstermek istiyorum ama içimde patlamak istemeyen bir öfke var; niye ben hep bir şeyler düzelteceğim diye uğraşıyorum?
Bir gün geçti, iki gün geçti. Annemle aramda bir duvar var. Ne kapıyı çalıyor, ne mutfakta bana çay koyuyor. Evde buz gibi bir sessizlik var. Aslında anneme çok kırgınım; o, bana daha çok kırgın. Çünkü, ona bağırdığım için bana dargınlığı geçmiyor. Oysa ben sadece kendi hakkım için konuştuğuma inanıyordum. Kendime sorup duruyorum: Annem için fedakârlık yapmak, onu korumak mı, yoksa kendi hayatımı da korumak mıydı doğru olan?
Bir pazar sabahı, mutfakta sessizce otururken annem yanıma oturdu. Elini omzuma koydu, “Kızım, yanlış yaptım ama sen de beni çok kırdın… Anneler bazen yanlış kararlar alabilir ama vicdan azabı bambaşka oluyor. Her gece dua ettiğimde, oğlumun arabanı mahvettiği geçiyor aklımdan ama asıl senin bana olan kırgınlığın daha çok içimi acıtıyor,” dedi. Sonunda ikimiz de ağlamaya başladık.
Arabadaki hasar için kredi çekmek zorunda kaldım. Babam kendi üzerine bir miktar aldı ama büyük kısım bana düştü. Kerem, “Ablacığım çok özür dilerim,” dedi birkaç kez. “Korktum, sana haber veremedim. Bir anlık heves dedim… Sana lüks arabada hava atayım dedim. Keşke hiç binmeseydim…” Ona bağramadım. Çünkü biliyorum, gerçek sorumluluğu omuzlamak da bana düşüyor bu evde.
Aylar geçti, evdeki gerginlik zamanla azaldı. Ama bu olay, ailedeki rollerimizi, birbirimize olan beklentilerimizi, kırgınlıklarımızı ve sevgimizi tekrar gözden geçirmemize sebep oldu. Annem bir daha anahtarımı istemedi. Ben de kimseye kolay kolay fikrimi söylemekten çekinmeyeceğim. Hâlâ bazen düşünüyorum; fedakârlık dediğimiz şey gerçekten değer mi yaşadıklarımıza, yoksa aile gibi yakın ilişkilerde her zaman kaybeden biri olur mu?
Şimdi size soruyorum: Siz hiç birinin iyiliği için kendi hayatınızdan vazgeçip, sonra bu iyiliğinizin cezasını çektiniz mi? Sizce affedilmeyi bekleyen kimdi bizim evde: Ben mi, annem mi, yoksa Kerem mi?