Bir Başkasının Gölgesinde

“Yine mi, Mehmet? Yine mi eski karını bana örnek gösteriyorsun?” dedim, sesim titreyerek. Sofra başında kayınvalidemin gözleri üzerimdeydi; ellerim tabakta, ruhum ise uzaklardaydı. O an ne kadar kızgın ya da kırgın olduğumu açıklayacağım kelime bulamıyordum ama gözyaşlarım yanaklarımdan süzülmeye başlamıştı bile. Mehmet ise başını eğip sessiz kalmayı tercih etti; annesi ise usulca bana – veya belki de eski gelinine – övgüler düzmeye devam etti: “Elif, Aliye gelinim bu mantıyı ne güzel açardı. Evde huzur vardı, hanım hanımlıktı… Demek ki biraz da terbiyeden geliyormuş.”

Bir an, masadan kalkmak istedim. Ama ayağa kalkmak demek; pes etmek demekti ve ben ne kadar incinsem de, pes etmek istemiyordum. Mutfağa gidip kendi sesimden daha fazla kaçamadım. Ellerimle tezgâhı sıktım. Annemin bana hep söylediği o cümle yankılandı zihnimde: “Kızım, evlilikte kendini kaybetmeyeceksin.” Ama ben, adım adım yüzümü aynada tanıyamaz hâle geliyordum.

Mehmet’le tanıştığımızda farklıydı her şey. Bana geçmişini anlatırken ne kadar yaralı olduğunu görmüştüm. O da, ben de ikinci baharımızı yaşıyorduk. Kendi boşanma acımı yeni atlatmıştım; bana umut olmuştu. “Elif, inan bana, seni kimseyle kıyaslamam,” demişti bir akşam Üsküdar’da bir çay bahçesinde. Şimdi ise, o vaadin bir masaldan ibaret olduğunu düşünüyorum.

Birkaç gün sonra, evde yine ağır bir sessizlik vardı. Mehmet işten yorgun döndü; yemek sırasında konuşurken birden, “Aliye böyle yapmazdı, anneme saygısı sonsuzdu. Sen de biraz örnek alsan keşke,” dedi. Sanki ruhuma bir bıçak saplandı. “Ben Aliye değilim, Mehmet! Ben Elif’im. Herkesin tarzı, sevgisi farklı, bunu ne zaman anlayacaksın?” diye bağırdım.

“Sen kendin istemiyorsun ki annemin gönlünü almayı. Her gün beni biraz daha yorar oldun,” dedi. O an kırılmadım, parçalandım. Sofradan kalkıp odamıza kapandım. O gece uyuyamadım; kendi varlığım ve yokluğum arasında ince bir çizgide gidip geldim. Gözlerim tavanda, soru dolu bir gecede, annemin sesi neşeli ama uyarıcı: “Evlilikte tek başına savaşma.” Ama ben, kendimi bir başıma bir savaşın ortasında bulmuştum.

Ertesi sabah, kayınvalidem yine evdeydi. Bu kez mutfağa girdiğimde, “Aliye gelinim, benim çamaşırlarımı bile ayrı yıkardı. Seninki gibi karışık yapmadı hiç,” dedi. Sanki ben yokmuşum gibi, sanki ben o eve yabancıymışım gibi konuşuyordu. Dayanamadım: “Teyze, benden Aliye olmamı istiyorsunuz. Ama ben Elif’im, siz beni olduğum gibi kabul edecek misiniz?”

Yanıt alamadım; Mehmet içeri girdi, annesine savunmamı yine geçersiz kıldı: “Anne, boş ver, uğraşma. Aliye alışmıştı, Elif de alışır.” O an kolumda bir ağırlık, göğsümde tarifsiz bir öfke hissettim. Mehmet’in gözlerinde bile eski eşinin gölgesini görüyordum. Dışarı kaçmak istedim, annemi aradım. Telefonda ağlayarak “Anne, ben yanlış mı yaptım? Bu evlilikte neden hep ikinci oluyorum?” dedim.

Annem derin bir nefes aldı: “Sen sıralamaya girmeye razı olursan, daima ikinci olursun, kızım. Kendi değerinden vazgeçme. Karşılarında dik dur, ne kayınvalidenin ne de Mehmet’in sana kim olduğun dışında rol biçmesine izin verme.” Bu sözler yüreğime işledi. Ama bazen kelimeler cesaret vermiyor, kalp kırık kalıyor. O gece uzun bir mektup yazdım, ama Mehmet’e vermedim. Çünkü cesaretim o kadarına yetmedi; kendi acımı yazmak kolay, başkasıyla paylaşmaksa başka bir cesaret istiyor.

Günler geçti. Evde sanki iki kişi değildik; üç kişiydik: Ben, Mehmet ve eski eşinin anısı. Mehmet’in evin köşesindeki eski bir fotoğrafı kaldırmasını istedim: “Aliye’nin düğün fotoğrafı burada olmak zorunda mı?” dedim. O ise, “Ne var bunda? Geçmiş geçti, takılma bu kadar!” diye tersledi.

Bir hafta sonra yeni bir tartışma. Kayınvalidem anneanneme benzetip, “Aliye böyle kıyafetler giymezdi, daha kapalıydı,” dediğinde, sesim çatladı: “Ben kimseye uymak için evlenmedim. Benim olmamı istediğiniz biri, ben değilim.”

Mehmet, bir akşam, annesiyle otururken fark ettim ki, bana sadece bir eş değil, eski hayatının hatırasını yaşatacak biri olarak bakıyor. Onun kimliğinden bir parçaya dönüşüyordum. O gece valizimi topladım. Odanın ortasında dururken, Mehmet içeri girdi. “Ne yapıyorsun?” dedi. “Gitmek istiyorum, Mehmet. Artık kendi gölgemde kayboluyorum. Seni, anneni, eski karını bir arada yaşatacak bir hayalet olmak istemiyorum.”

Mehmet yaklaşmaya, beni ikna etmeye çalıştı: “Bak, böyle küçük şeyler yüzünden yuvamızı dağıtma. Zamanla sen de alışırsın. Aliye de ilk başta annemi anlamıyordu.”

“Ben Aliye değilim! Sen bunun farkında değilsin. Beni hep onun gibi olmam için zorluyorsun. Bana kendi kimliğimi bırakacak yer bırakmadın. Geldiğim gün bana verdiğin sözü unuttun, Mehmet,” dedim. Sesi bir an titrese de, öfke gözlerine yerleşti.

“Sen de çok hassas davranıyorsun, Elif. Olur böyle şeyler. Anne önemli. Biraz zaman tanı.”

Valizimi kapadım. Annemin evine, kendi çocukluğumun odasına sığındım. Annem gözlerime baktı, “Dayanamamışsın,” dedi. Sustum. O gece aynaya bakarken kendi gözlerime şöyle dedim: “Kendime yenik düşersek, birilerini memnun etmek uğruna varlığımızı kaybeder miyiz gerçekten?”

Ertesi gün Mehmet aradı. Telefonda sesi yorgun ve pişmandı: “Elif, dön. Ne olur ben seni tek başına bırakmak istemiyorum. Ama annemi de üzemem.”

Bir sessizlik oldu. Sordum: “Benim üzülmem sayılmıyor mu, Mehmet? Beni olduğum gibi sevmeye hazır mısın?”

Yanıt gelmedi. O an kararımı verdim. Kendi varlığım, başka bir kadının gölgesinde yaşamaktan daha değerliydi. Dönmedim. Yorgunluğum Mehmet’in pişmanlığına bile yetmedi.

Şimdi, bir başıma yeni bir hayat kuruyorum. Hâlâ soruyorum kendime: Bir kadının kendi kimliğinden vazgeçmeden sevilmesi mümkün mü, yoksa her zaman başkalarının biçtiği rollerde mi kayboluruz? Sizce, geçmişin gölgesinde bir ilişki yürütmek mümkün mü?