Şehir Işıklarını Köy Yollarına Değişmek: Bir Oğlun Hesaplaşması

“Yusuf, eşyalarını topla. Taşınıyoruz.” Annemin sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyor. Bir anda donup kaldım; televizyonda, odama vuran şehir ışıklarıyla oynayan gölgelerden koparılarak, babamın çocukluğunun geçtiği o köhne köye taşınacaktım. Sanki hayatım, annemin ağızından çıkan birkaç kelimeyle devrildi, altüst oldu. Yıllarca alıştığım, sokak lambalarının her gece bir huzur verdiği o mahalle artık ardımda kalacaktı. Hayal kırıklığıyla, öfkeyle, hatta bir parça utançla doluydum. Arkadaşlarım, okul, basketbol takımım… Her şey bir çırpıda ellerimden alındı. Ama asıl büyük acı, kararı verenin babam olmasıydı. Bir aile akşamında, sofrada patladı her şey. Annem kırık dökük bir sesle söyledi kararı, babam ise duvara bakıyordu; göz göze gelmekten kaçınarak, “İşler yolunda gitmiyor oğlum, köydeki ev hâlâ bizim, oraya döneceğiz,” dedi. Sesinde bir huzursuzluk, yüzünde mahcubiyet vardı ama anlamak istemedim.

O geceden sonra evin içinde asılı kalan ağlama sesleri, fısıltılar, kavga seslerinin arasında artık gölgelerle değil, umutsuzlukla oynuyordum. Annem mutfağa kapanıyor, babam alafranga radyosunun önünde sessizce oturuyor, küçük kardeşim Elif ise bana sarılıyordu. Eşyalar kutulanırken, babamın fotoğraflarını, eski defterlerini sandığa yerleştirirken elleri titriyordu. İçimde bir öfke, bir isyan: “Beni neden kimsenin tanımadığı bir köyde sıfırdan başlatıyorsunuz? Şehirde ayağımız yerden kesilmedi mi?” O günlerde sık sık bağırışıyordum. “Benim geleceğim ne olacak? Oradaki okul bile doğru düzgün değil!” Annem sadece derin bir iç çekiyordu. Cevap yoktu, çünkü şehri terk etmek başarısızlığı dile getirmek gibiydi babama göre. Ama ben gururdan çok yıkımı hissediyordum.

Köye taşındığımızda kar kış da kapıdaydı. Babamın çocukluğunun geçtiği ev, sanki yıllara meydan okumuş gibi; çatısı akıyor, duvarları rutubet kokuyor, soba bile illallah demiş. Eşyaları taşırken babamın sürekli gözlerinden kaçan anlık yaşarmalara şahit oldum ama o, evin avlusunda her sabah inadına bir gün daha başlıyordu. Annem ise alışma sürecinde insanüstü bir dirayet gösteriyor, özellikle köyde herkesin birbirini tanıdığı için sürekli “Yusuf şehir çocuğu işte, köye alışamaz” gibi laflarını kulağıma fısıldayan komşulara karşı beni savunuyordu. Ama okula başladığım ilk gün, bambaşka bir çöküş yaşadım. Bütün sınıf, köyün kasvetli okulunda, üzerinde yırtık eski formalarla bana bakıyordu. Adımı söyledim: “Ben Yusuf. Yeni geldim.” Sınıftan sivri dilli Mehmet derhal atladı: “E, şehirde okullarda dayak var mı?” Kahkahalar, alaycı bakışlar… Yalnızdım; yanımda sadece taşrada büyümemiş gururum vardı.

Her sabah kalkıp okula gitmek benim için bir kabustu artık. Köy yolları çamur, yağmurlar dinmek bilmiyor. Birkaç hafta sonra annem de yorgun düştü. “Yusuf, baban elinde olanı yaptı. Şehirde kalmamız mümkün değildi, inan bana.” Ama inanmıyordum. Her fırsatta kaçmaya hazırdım. Geceleri köyün kasvetine bakan pencerede, parmaklarım camda, başımı öne eğip soruyordum kendi kendime: “Neden bizim başımıza geldi, neden ben?” O sırada, annem gelip yanıma otururdu – basit bir el hareketiyle, saçımı okşayarak. Sonra babam gelir, sessizce arkamdan geçer. Kırılmış bir ailenin küçük günahları gibi, her ses, her fısıltı gecelere taşınırdı.

Bir gün, annemle tartışırken babam araya girdi. “Yusuf, ben bu evi çocukken terk edememiştim. Şehri bile ilk defa on dokuzumda gördüm. Orada hiç kimse kendini yalnız hissetmez, çünkü yalnızlık burada daha ağır gelir. Anlayacaksın.” Babamı anlamak istemiyordum. Her gece, şehirde arkadaşlarımla buluştuğum o kafeyi, birlikte çıktığımız Cuma akşamlarını, İstanbul’un hiç bitmeyen sesini özlüyordum. Ama ona ihtiyaç duyduğumda, babamın sessizliğine sığınmak zorundaydım. Yine de öfkem dinmedi, bazen şiddetlendi. Sınıfta sık sık kavga çıkardı. Bir gün Mehmet’le yumrukyumruğa girdim. Müdür çağırdı; “Yusuf, İstanbul’dan mı geldin sen? Büyük şehirden geldin diye kendini üstün görme, burada herkes eşit.” O an, öyle bir utanç duydum ki, insanın kendini dışarı atıp rüzgarın içinde kaybolası gelir.

Köyde geçen aylarda, babam yavaş yavaş evi onardı. Çatıdan akan suyu kovalarda biriktirdi. Sobayı tamir ettik beraber, köyde hayatın sabah erkenden başladığını, işin hiç bitmeyeceğini öğrendim. Ama hâlâ karnımda yumruk gibi bir acı, göğsümde hırıltılı bir küsme vardı. Aradan zaman geçtikçe, köyde hayatın farklı bir ritmi olduğunu fark ettim. Akşamları herkes bir yere toplanır. Babam bazen, eski okul arkadaşlarıyla köyün kahvesine gider. Arada gece yarıları eve dönerken ayak seslerini dinlerdim, bazen söyledikleri türküler sökülürdü duvarlardan.

Bir sabah, annem hastalandı. Elif ağlamaya başladı. Babam köy doktorunu getirmek için karda bata çıka yola çıktı. Gövdesi yorgundu ama gözleri hâlâ diriydi. O an evde tek başıma, kız kardeşime sarılarak titredim. O gece hayatımda ilk defa dua ettim. Şehirdeyken hiç kimseye ihtiyaç duymazken, burada bir başıma, annemin düzelmesini istedim. Saatler sonra babam ve doktor geldi, annem iyi olacaktı. O an, yavaşça gururumu bırakıp babamın omzuna başımı yaslamak istedim. Ama sadece sessizce, içimden fırtınalar koparak yanlarına oturdum.

Sonraki günlerde köyde beni farklı biri olarak görmeye başladılar. Bakkaldan ekmek alırken, “Zordu ama alışıyor galiba,” dediler. Babam, bir gün birlikte tarlada çalışırken, “Bazen insan, en çok kaçtığı yere en çok benzer oğlum,” dedi. Sonra toprağı eline aldı, ben de aldım. Şehirde binalar, köyde ise toprak, insanı kimliğinden soyup yeniden inşa ediyordu. Okulda da zamanla birkaç arkadaşa ismini yazdırdım. Mehmet’le önce bir ceviz ağacının altında kavga ettik, sonra onunla futbol oynarken arkadaş olduk. Artık köyün akşamlarında sessiz değil, başka bir Yusuf olarak yer almaya başladım.

Ama hâlâ, gece olduğunda, şehir ışığını özlüyorum. Uzaktaki arabaların sesini, caddelerin telaşını, eski benliğimi, kaybettiğim hayallerimi düşünüyorum. Babama hâlâ her şey için kızgın mıyım? Belki. Ama bir gecelik sohbetimizde bana şöyle dedi: “Ev dediğin, taş, toprak değil. Kimle nefes alıp veriyorsan orası evindir.” O gece, ilk defa köyde evdeymiş gibi hissettim. Bugün hâlâ kendime şu soruyu soruyorum: Ev dediğimiz, bir adres mi yoksa bir araya geldikçe tamir ettiğimiz bir yara mı? Sizce, insan nerede yaşarsa yaşasın, asıl önemli olan kimle yaşadığı mı?