İhanetin Kokusu: Elli Yaşından Sonra Hayatım Paramparça Oldu
Parmaktaki pırıl pırıl alyans, çok önceden pasını almıştı sanki. Üçüncü kattaki dairemizin kapısı her zamanki gibi eskiydi, menteşeler sabırsızca gıcırdıyor, sanki içerideki huzuru dışarı bırakmak istemiyordu. O gün kış akşamıydı ve içeride mercimek çorbası kaynıyordu. Fakat kapı açıldığında, yıllardır bildiğim adam değil de yabancı biri giriyordu eve. İçeri adım attı, paltoyu askıya astı; o an bana dönerek, “Nasılsın Emine?” dedi. Ben onun gözlerine bakamadım, çünkü burnuma gelen o ağır, kadınsı parfüm bütün geçmişimi başıma yıkıyordu.
O anın içinde öyle kaldım. Eşim Hasan’ın ceketinin koluna, saçındaki jöleye ve boynundaki parfüme bakarken, yıllardır onun sol yanında oturduğum masa gözümde büyüdü. Hasan genelde eve işin yorgunluğuyla gelirdi, ter kokusu, çay kokusu, en fazla ucuz bir kolonya. Ama bu kokunun başka bir kadından geçtiği çok belliydi. Göğsümde kasvetli bir sancı başladı. “Nasılsın Emine?” cümlesiyle başlayan akşam, özünde bir veda gecesinin tuhaf sessizliğiyle devam etti.
İçimde bir ses, hemen sormamı istedi. Ama dilim dönmedi. Yemeği sessizce koydum. O, telefonda sessizce birine mesaj attı. Gözlerimden damlayan yaşları saklamak için mutfağa kaçtım. “Ne yapıyorsun Emine, dayanamıyorsun artık” dedim kendi kendime aynaya bakarak. Sesli bir şekilde ağlayamadım, çünkü evdeki sessizliğin bozulmasını istemedim. O an birden geçmişim gözümün önünden geçti: 21 yaşında, köyden İstanbul’a kaçak göçek gelişim; fabrikada tanıştığım, sert bakışlı ama yufka yürekli adam; ilk çocuğumuz Zeynep’in doğduğu gürültülü hastane koridoru; sonraki yılların yorgun ama huzurlu sabahları. Bunlar şimdi, üstüme soğuk su dökülmüş gibi birden uzaklaştı içimden.
Ertesi sabah yine kahvaltı sofrasında sessizlik. Hasan ekmeğini koparıp çayını içerken onun yüzüne bakamıyordum. İçimdeki kırık camları toparlamaya çalışarak, “Dün geç mi bitti işler?” diye sordum. Gözlerini kaçırdı. “Fabrikada, yoğun iş… Ya, ben geç geleceğim birkaç gün. Toplantılar var.” O kadar kötü yalan söylüyordu ki bir an onu, 18 yaşındaki oğlumuz Mehmet gibi gördüm. Hasan artık bana yalan söyleyebilen biri olmuştu. Eskiden kibarlığı, dürüstlüğüyle övünürdü. Şimdi yabancının biriydi.
O hafta boyunca eve hep geç geldi. Her seferinde farklı bir bahane. Kızım Zeynep, “Anne, babamda bir gariplik var,” dediğinde başımı salladım. Çocuklarla baş başa bırakıldım; oğlum askerde, kızım üniversiteye hazırlanıyordu ve ben bütün yükün üstümde olduğunu yeni fark ediyordum. Annem telefonda, “Her evlilikte olur böyle şeyler, görmezden gel, kızım,” dedi. Dayanamadım. “Anne, elli yaşıma geldim, sırtımda yılların yükü var, çok yoruldum. Ben ne ara mutfakla, yatak odası arasında, arada sırada gülmeyi unuttum?” dedim. Annem cevap vermedi; annemler suskunluklarını, zincir gibi birbirine bağlamış kadınlar kuşağıydı.
O gece, yine onun kokusu duvara çarptı. Parfümle birlikte araba anahtarını masaya bıraktı ve sessizce televizyonun karşısına oturdu. Dayanamadım, yanına oturdum. “Hasan, bana doğruyu söyle. Başka bir kadın mı var hayatında?” dedim. O an yüzü bembeyaz oldu. Direndi, birkaç saniye sustu. Sonra, “Emine, ben… Ben kimseyi kandıramam artık, seni de kandıramam. Uzun zamandır mutsuzum,” dedi. O kadar içten, o kadar acımasız söyledi ki, içimden bir parça daha kopup gitti.
İçimden yükselen öfke ve çaresizlikle bağırdım: “Bunca yıl sana her şeyimi verdim! Ezik düşmemek için dua ettim, hastane köşelerinde, gece yarılarında dua ettim. Ne zaman benden uzaklaştın? Bana ne zaman söylemeyi planlıyordun?” O ise, gözlerinde hiç görmediğim bir acizlikle, “Bilmiyorum Emine. Seni kırmak istemezdim. Ama insan hayatı böyle… Yorulduğum yerde nefes aradım,” dedi. O cümlenin arkasından salonun sessizliği bıçak gibi kesti bütün evin havasını. Ağlayamadım, çünkü artık gözyaşımın ne faydası vardı ki?
O geceyi uykusuz geçirdim. Gecenin ortasında mutfağa gidip, yıllardır dokunmadığım eski fotoğraf albümünü açtım. Hasan’ın gençlik fotoğraflarına bakarken, “Nereye gitti o adam?” dedim kendi kendime. Her karede yüzümdeki gülümseme biraz daha azalıyor, Hasan’ın ise gözlerinin içi ya parlıyordu ya yorgunluğun gölgesi düşüyordu.
Ertesi gün çocukları karşıma aldım. “Babanız bir süredir başka bir kadınla beraber,” dedim titreyen bir sesle. Zeynep ağlamaya başladı, “Anne, neden? Biz ne yaptık ki!” Oğlumdan ise bir kelime çıkmadı, gözlerini yere indirdi. Yıllarca çocuklarımı babalarının yoksunluğundan korumak için uğraşmışken, şimdi onlara en büyük darbeyi ben vurmuş gibi hissediyordum. Evde birkaç gün konuşamadan, sözcükleri suskunlukla bölerek dolaştık durduk.
Hasan birkaç gün sonra evi terketti. Bir valiz, birkaç parça kıyafet ve cevaplanmamış binlerce soru bırakarak çıktı kapıdan. O anın acısı, boşanma dilekçesini imzalamaktan daha ağırdı. Evde hâlâ ekmek kokusu, eski fotoğraflar ve hâlâ silinmeyen o baygın parfüm kokusu vardı.
Uzun bir süre eve akşam olunca girmek istemedim. Akşam penceresinden dışarı bakmak bile acı veriyordu. Bakkala gitmek, kapıcı Sabri amcanın yüzüne bakmak, komşu Hatice ablanın “Geçmiş olsun Emine” diyerek sarılması… Beni yıprattı. Bir gün apartmanın önünde, eski arkadaşım Ayşe ile karşılaştım. O da yıllar önce boşanmıştı. “Hayat devam ediyor, Emine. Kabuklarından çıkman gerekiyor.” dedi bana. “Ben hani yaşlandım diye korkuyordum. Meğer en büyük korkum yalnız kalmamakmış… Şimdi, ne zaman yalnız kaldıysam, kendimi buldum,” dedi. Onun sözleri kulağımda çınladı saatlerce.
Her sabah, aynanın karşısına geçip kendime bakmaya başladım. Kırışıklıklarım, ellerimdeki damarlar, beyazlayan saçlarım bana ömrümün geçtiğini gösteriyordu; ama aynı zamanda hala ayakta olduğumu da. Yeni bir iş bulmaya karar verdim. Bir tekstil atölyesinde, ilkokul arkadaşım Nesrin’in yanında işe başladım. Sabah koşuşturmaca, iş arasında çay molası, dedikodular… Bana iyi geldi. Kendi paramı kazanmak, çocuklarım için hâlâ güçlü olduğumu göstermek, bana biraz nefes aldırdı.
Bir gün Zeynep yanıma gelip, “Anne, tekrar mutlu olabilir miyiz?” dedi. O an ne cevap vereceğimi bilemedim. Çünkü ben de bilmiyordum; insan elli yaşında tekrar aşka, mutluluğa dair umut besleyebilir miydi? Akşamları yalnız başıma pencere kenarında otururken, kendimi tekrar keşfetmeye başladım. Yalnızlık, bazen en büyük korkuydu; ama bazen de en büyük özgürlük…
Şimdi, Hasan olmadan üçüncü yılımızdayız. Zaman zaman, duvarda askıda kalan eski paltoyu kaldırırken, onun parfümü yavaşça silindi. Yalnızlığım ise evin her köşesine yayıldı. Ama bir sabah, mutfak camından gelen yılankavi bir güneş ışığında, yeniden doğabileceğimi hissettim. Hayatın bitmediğini, geçmişle geleceğin tam ortasında olduğumu anladım. Elimde kalbimin kırık dökük parçalarını birleştirirken, düşünüyorum: Hangi yaşta olursa olsun, insan sevmeye, güvenmeye ve kendini bulmaya yeniden başlayabilir mi?
Demek ki hayat, hiçbir zaman tahmin ettiğimiz kadar huzurlu, tahmin ettiğimiz kadar sıradan değilmiş. Hiç aklıma gelir miydi, elli yaşından sonra yeniden kim olduğumu sorgulayacağım? Siz olsanız, affeder miydiniz? Yoksa yeniden başlamaya cesaret edebilir miydiniz?