Sandalye Engel Değil: Bir Gecede Değişen Hayatlar
Birileri birilerine el uzatıyor, kahkahalar sarıyor çiçeklerle süslenmiş balo salonunu. Ben ise tekerlekli sandalyemde, pencereye yakın köşede oturuyorum; görünmezliğimle ve soğukkanlılığım ile avunuyorum. Koca holdingin sahibi, insanların asla doğrudan bakmaya cesaret edemediği o adamım ben: Alp. Servetim hakkında dillerde hep bir efsane dolaşır ama kimsenin bilmediği yalnızlığım ve ezilmişliğimle baş başa kalırım gecenin sonunda. O akşam, annesi salonu temizleyen Hayat yanıma gelene kadar, bir gölge gibi izledim insanları.
Bir ara, arkamdan fısıldaşmalar duydum: “Onca parası var ama… yine de ne garip bir kader.” Sonra bir başkası hafif yüksek sesle “Belki de acımalı” deyip gözlerini kaçırdı. Herkes kendi kozmosunda, herkes kendi rahatlığında; tek engelli benmişim gibi, varlığım sadece onları huzursuz ediyormuş gibi. Anneler kızlarına “Bak ama fazla yaklaşma” diye tembihlediği, babaların ise saygı gösterir gibi yapıp bakışlarını kaçırdığı o köşede sıkışmıştım. Tüm ömrüm boyunca bir tek abim Serhat’ın samimi sevgisini hissetmiştim; annemin küçük yaşta beni terk edişinden, babamın hep çok meşgul oluşundan kalan ezik bir özlemle… Ama o gece abim de yoktu. Gerçekten yalnızdım.
Annemin yerine koyduğum tek kişi, bakıcım Şaziye Hanım’ın kızı Hayat’tı. Onu sadece arada bir salona yemek getirdiğinde veya koridorda aceleyle yürürken görürdüm. Girişken ve meraklı bakışları dışında dikkatimi çekecek bir şey olmamıştı. Ta ki, bu geceye kadar.
Müzik yavaşladı, insanlar karşılık bulmuş bakışlarla dans ediyor, gülerek bana doğru dönemedikleri sıralarda göz ucu ile bakıyorlardı. Yine kimsenin bana yaklaşmadığı o anlardan biriydi. O an Hayat, üzerinde annesinin biraz büyük gelen siyah elbisesiyle, çekingen ama kararlı adımlarla yanıma geldi. Gözlerinde garip bir ışıltı vardı.
“Alp Bey, bir şey sorabilir miyim?” dedi, sesi pek cılızdı ama kelimeleri netti. “Tabii, Hayat, söyle,” dedim, sesim alışkanlıktan donuktu. Bir süre sustu; odadaki tüm fısıltıların ve bakışların üzerimizde toplandığını hissettim. Ardından hafifçe eğildi, sanki sadece benimle paylaşacağı bir sırrı fısıldar gibi: “Benimle dans eder misiniz?”
Birkaç saniye boyunca nefesim kesildi; kimsenin bir davetin kenarından dahi geçirmediği bir samimiyetle, o küçücük kız benden dans istiyordu. Önce şaka sandım. Ama gözlerinde acıma yoktu, merhamet hiç yoktu; sadece gerçek, sımsıcak bir davet vardı. “Ciddiyim,” dedi hafifçe gülerek, “Benimle dans eder misiniz?”
Birden o kadar duygulandım ki, titredim. “Ama Hayat, ben…” diyebildim, “Ben dans edemem, görmüyor musun?” Yüzümde istemsiz bir acı tebessüm. O ise eğildi, tekerlekli sandalyeme bir elini hafifçe koydu: “Ben de bakabiliyorum, Alp Bey. Hadi, birlikte deneyelim mi?”
O gece, Hayat’la göz göze geldik. Elini hafifçe tutuştum, hissettiğim şey dayanılmazdı. Salondaki çiçeklerle süslü büyük halının üzerine, sandalye tekerlerimi ilerletirken Hayat ritme ayak uydurdu; sanki ayaklarım varmış gibi… Müzik sustuğunda herkes dönüp bize baktı. O an sanki oda küçüldü, insanlar dondu. Fısıltılar sustu, yürekler gürültüyü bıraktı. Sadece biz vardık, ben ve Hayat.
Fonda, Hayat’ın gülümsemesiyle her şey aydınlandı; ilk kez gerçekten insan olduğumu hissettim. Hayat’ın annesi Şaziye Hanım’ın gözleri dolmuştu; ne annemden, ne başkasından görmediğim o sevgiyle baktı bana. Kıskanç bakışlarla bir kadın bana doğru yürüdü, bakışlarından utancı okumak mümkündü. Herkesin gözlerinde şaşkınlık, hatta biraz hayranlık vardı.
Hayat, dansımız bittikten sonra, beni tekrar köşedeki sandalyeme çekmek istedi. Ama o an artık o köşeye ait olmadığımı hissettim. İnsanlar yanıma yaklaştı, önce cesaret edip “Ne güzel danstı, Alp Bey,” dediler. Ardından abim Serhat salona girdi, beni Hayat’ın yanında görünce bir an durdu, gülümsedi.
Akşamdan sonra hayatımdaki duvarlar birer birer yıkıldı. O balo gecesinden sonra her gün Hayat ile konuştum. İlk kez içimi kimseye açabildim. O, zengin veya güç sahibi biriyle muhatap olmak için değil, bana gerçekten ulaşmak isteyen biriyle sohbet ettim. Bazen salonun köşesinde çocukluğundan, annesinin zorluklarından, İstanbul’da bir taşra ailesinin hayatta kalma mücadelesinden bahsetti bana. Ben de babamın gölgesinde, annesiz, eksik büyümemi anlattım ona. Varlık ile yokluk arasında ne kadar yakın bir çizgi olduğunu gördüm.
Bir gün Hayat bana “Hayatta en çok neyi değiştirmek isterdin?” diye sordu. Çok düşündüm. Yıllardır o kadar paralıydım, ama ömrümün hiçbir anı istediğim gibi olmamıştı. “Belki,” dedim, “bir gün her şeyimi bırakıp başka bir şehirde, sandalyem bile olmadan yürümek isterdim. Yoksulluğu da, gerçek sevdayı da yaşamak isterdim.” Hayat bana uzun uzun baktı: “Zengin olmak kolay, cesur olmak zor,” dedi.
O akşamı, Hayat’ın bütün cesaretiyle dansa kalktığı o günü hiçbir zaman unutamadım. Ne zaman holdingde bir toplantı olsa, hangi iş adamı yanıma yaklaşıp “Alp Bey, size büyük saygı duyuyoruz” dese, hep Hayat’ın bana uzattığı eli hatırladım. Artık bakışlar beni yaralamıyor, çünkü ben kendi duvarlarımı yıktım.
Ailemle de konuşmayı, en çok da babamla yüzleşmeyi öğrendim. Bir akşam ona, “Baba,” dedim, “Paradan başka bir dünyada yaşıyoruz. Sen beni yeterince gördün mü hiç?” Gözlerim yaşardı. O da sesi titreyerek “Bunu ben de çok düşündüm, Alp. Belki ikimiz de yalnız kalmasaydık, çok daha iyi bir hayatımız olurdu. Ama şimdi yeni bir şans olabilir mi?” dedi. O akşam uzun uzun konuştuk, geçmişte sakladığımız hataları birbirimize ilk kez anlattık.
Hayat ile zaman zaman eski salonun köşesine gidip müzik açar, kısa süreliğine de olsa, birlikte sessizce dans ederiz. O an anladım ki bazı danslar, ayaklarla değil, yürekle edilir.
Şimdi, gece yatarken, bazen kendime soruyorum: Onca insan arasında kim elini uzatırdı bana? Paranın ötesinde kalbimizi duyan, bizi gerçekten gören bir insan bir gecede hayatımızı değiştirebilir mi?