İkinci Hayatım: Ahmet’in Sessiz Çığlığı

“Çay hazır!” diye bağırdı Seher, mutfağın kapısından. İzlediğim haberleri duyamayacak kadar kötü bir gün geçirmiştim, ama kalkıp sofraya oturdum. O sabah, hayatımın sıradanlığına lanet okuyordum. Yirmi iki yıllık evlilik. Hiçbir sürpriz kalmamıştı hayatımızda. Seher’in gözlerindeki o parıltıyı en son ne zaman görmüştüm? Ya da kendimde bir heyecan? Fabrikadaki vardiyadan çıkıp evde çay içmenin ötesinde, tüm hücrelerimde hissedecek bir tutku kalmamıştı sanki. “Ahmet, konuşmamız lazım,” dedi birden, sesi hafif titrek. Bir insan bu kadar sıradan bir cümleye neden bu kadar korku karıştırır? Kalbimdeki sızı, cebimde taşıdığım eski bir yara gibiydi. Bir süredir Seher’le bakışlarımızda bir buğu birikiyordu; ne konuşsak gereksiz, her halimiz alışılmışın ağırlığı altında sarkıyordu.

İşte yine, tanıdık gerilimi hissettim. “Konuşalım tabii,” dedim boğuk bir sesle ve önüme koyduğu çayın buharında kendi siluetimi izledim. “Ahmet, sen mutlu musun?” Sorusu, boğazıma bir düğüm gibi oturdu. Cevap vermedim. Çünkü doğru olsa da, hayır demek neyi değiştirirdi? “Ben galiba değilim,” dedi sessizce. Aniden, içimde bir panik duygusu şimşek gibi çaktı.

Kafamda sürekli dönen o sahneler: Ali Usta’nın sarhoşken döktüğü dertler, makine gürültüsünde hissettiğim baş ağrısı, akşam olup da masada eksik olan kızım Elif’in sandalyesi… Oysa biz, sıradan ve huzurlu bir aileydik. Dışarıdan bakınca: İki yetişkin, bir kız, bir köpek – onu geçen yıl kaybetmiştik, hala bahçede ayak izlerini görür gibi oluyorum. Evimiz İstanbul’un kenarında, eski bir mahallede. Fabrikada üç yıla bir zam, ömrümde üç kez fazla kahkaha. Seher’le hiç büyük bir kavgamız olmadı, ama bir tür suskunluk sarmıştı bizi. Aramızda yıllar içinde büyüyen gözle görünmez bir duvar vardı sanki.

O gün Seher’in gözlerine bakamadım. Odanın köşesindeki eski radyonun üstünde kızımız Elif’in nikah fotoğrafı duruyordu. Elif’le aramızdaki ilişki de zamanla uzaklaşmıştı. Üniversiteyi bitirip Gdańsk’a (pardon, İzmir’e!) yerleştiği günden beri, kelimelerimiz yarım, sohbetlerimiz “iyiyim, sen nasılsın?”dan öte geçmiyordu. Kız babası olmak meğer ne zormuş. Dertlerini anlatmaz, mutluluğunu paylaşmaz… O yüzden Seher’in sorusunun ardındaki hayal kırıklığını hemen hissettim. Belki de ikimiz de kendi kalemizde bekleşiyorduk.

O gece hiç uyuyamadım. “Ahmet, sen mutlu musun?” sorusu kafamda yankılandı durdu. Ben kimim? Ahmet: Kırk dokuz yaşında, boyu orta, saçları kırlaşmaya başlamış, gözleriyle yorgun bakışlar dağıtan bir adam. Fabrikada adı sadece defterde geçen, evde sessizliğiyle tanınan biri. Hiçbir zaman Zeki Müren gibi yakışıklı değildim. Hatta halam hep derdi, “Ahmet’in huyu güzel, işine gücüne bağlı.” Huyum güzeldi belki, ama içimde bir sıkışıklık vardı. O gece omuzumun üstünde büyük bir yük hissettim. Uyumadan önce yatağımda döndüm durdum. Her şey sessizdi, sokak lambasının cılız ışığında Seher’in yüz hatları gölgelerde kaybolmuştu.

Sabah olduğunda yüzüme zoraki bir gülümseme kondurdum. Neşe rolü oynamaya çalıştım. Fabrikaya gitmeden önce, “Akşama bir şey lazım mı?” diye sordum Seher’e. O da kısa bir “Yok, alacağın şey sensin,” dedi. Birbirimize dokunmadığımız, sanki odada birbirimizi görmüyormuş gibi yaşadığımız o günlerden biriydi yine. Arabaya bindim, radyoda “Ah Bu Şarkıların Gözü Kör Olsun” çalıyordu. Yolda kafamda binbir düşünceyle çalkalanıyordum.

Fabrikada işler de pek iyi gitmiyordu. Müdürümüz Hakan Bey geçen hafta üç kişiyi işten çıkarmıştı. Gözlerimdeki korku hiç geçmiyordu. “Ahmet, seninle bir konuşalım,” dedi bir ara Hakan Bey. Yüreğim ağzıma geldi. “Bak Ahmet, işler iyi gitmiyor. Elimizden gelse kimseyi göndermezdik. Ama sen burada tecrübelisin, gençlere yardımcı oluyorsun. Biraz daha verimli olmalıyız, sen ne dersin?” Bir an elim ayağım buz kesti. Eve ekmek götürme derdine düşen adamın kalbi bu kadar hızlı atar mıydı? Sonra tabii, Ali Usta usulca kulağıma fısıldadı: “Bak, kızımın düğünü var bu yaz, seneye buradaysak şükür edeceğiz.”

O akşam evde sofrada Seher’e anlatamadım yaşadıklarımı. Yutkundum. “Her şey yolunda,” dedim. Hangi her şey? Ne yolunda? Elif’i çok özlemiştim. Yıllardır bayramlarda, görüntülü konuşmada, mecbur olduğu kadar konuşur, sonra hemen kapatırdı. Elif ne zaman büyümüş ve benden uzaklaşmıştı? Bir baba sessizce kızına küser mi, üzüntüsünü anlatabilir mi? Geçmişte çocukken geceleri uyutmak için saçlarını okşardım. Şimdi kendi hayatında bana yer bırakmamış gibiydi.

Bir gün Elif aradı. “Baba, iyi misin?” dedi. Sesi uzak, ama bir o kadar da özlem doluydu. “İyiyim kızım, senin haberin var mı? İş, ev, her şey nasıl?” dedim. “Her şey yolunda,” deyip geçiştirdi o da. Sanırım babalar ve kızlar, kelimelerin arasına sıkışıyor bazen. Araya hasret, küskünlük, zaman giriyor.

Bir hafta sonra fabrikada kriz patladı. Birkaç kişi daha işten çıkarıldı. Akşam eve bu kez kelimelerim yoktu. Seher sofrada konuşmaya çalıştı. “Belki de başka bir şehir, başka bir hayata başlarız,” dedi. Bu yaştan sonra mı? İstanbul’un griliğine, kalabalığına alışmışken başka bir şehir… O gece, çocukluğumdan beri hep hayalini kurduğum eski mahalleleri, sahafa benzeyen eski evleri düşündüm. Evin penceresinden dışarı bakarken Seher’in sessizliğini duydum. Annem aklıma geldi; “Aile dediğin, varsa yanında, her yere gider,” derdi. Ama insan yersiz, yurtsuz kaldığında kime sığınır?

Bir gece, yaşadığım her şey üzerime yıkılmışken, dayanamadım. Seher’in gözlerine ilk kez uzun uzun baktım, içimde depoladığım duyguları anlatmaya başladım. “Belki de yıllardır aynı evin içinde birbirimize uzak kaldık. Ne kadar çabalasam da, içimde bir sıkışıklık var, kabul ediyorum… Elif büyüdü, kendi yolunu çizdi. Sen de ben de yorulduk, biliyorum. Ama bir şey değişmeli.”

Seher ağladı o gece. Ben de sessizce gözlerimi silip ileriye bakmaya çalıştım. O sabah Seher, çay yerine kahve koydu önüme. “Belki de, birlikte bir değişimin peşini kovalamalıyız Ahmet,” dedi. Haklıydı, sanırım geç de olsa el ele verip korkularımızın üstüne gitmeyi denemeliydik.

Bunları anlatırken, sormadan edemiyorum: Yıllarca bekleneni yaparak, sessiz bir sabırla yaşadım. Ama sahi, bunca yıl biriktirdiğim yalnızlığın ve suskunluğun bir faydası oldu mu? Sizce insan kendi ailesinde, kendi evinde bile yabancılaşır mı?