Sekiz Yıl Boyunca Gelinimin Babasını Baktım, Kimse Bir Teşekkür Etmedi
“Nergis Abla, lütfen bir kez daha serumunu kontrol eder misin? Yusuf Bey’in ateşi de yükselmiş olabilir…”
Salondaki sıkıntılı sessizlikte, Gülben’in sesi yankılandı. O sırada köhne bir sandalye üzerinde saatlerdir oturuyordum, ellerim uyuşmuş, gözlerim kızarmıştı. Başımı kaldırmak bile zor geliyordu ama kocamdan, oğlumdan, torunlarımdan başka kimim kaldı ki ben? Elimi kolumu yavaşça sıvazlayıp odalara bakarak kalktım; evin rutubetli duvarları, çamaşırdan arta kalan sarkık ipler, eski tüllerin arkasında donuk bir gün ışığı… İşte benim hayatımın sahnesi burasıydı. Ve o sahnede, sekiz yıldır başrolünü oynadığım hayatımın en zor tiyatrosu devam ediyordu.
Gelinimin babası, Yusuf Bey, sekiz yıl önce felç geçirdiğinde, tüm torunlar şaşkınlıkla birbirine bakıyordu. Eşi, yani gelinimin annesi çoktan vefat etmişti; kendi çocukları ise ekmeğinin peşinde, biri yurtdışında, biri şehir dışında… Gülben ne yapsın, hem iş hem çocuk hem ev… “Anneciğim,” dedi bana, “Şu an senden başka kimsem yok. Babam çok kötü, lütfen yardım et.”
Kendi vicdanım o an beni boğdu. İnsanın, insanlıktan hiç sapmamış olması; bu topraklarda, komşusuna, misafire, elin oğluna yardım eli uzatma meziyeti…
Hiç düşünmeden Yusuf Bey’i bizim eve aldık. O günden sonra benim günüm Yusuf Bey’in başında geçti. Sabah altıda kalkıp alt bezi değiştirmek, çorbalarını hazırlamak, tansiyonunu ölçmek, her kahvaltıdan önce ilaç takibini yapmak… Torunumun “Babaannem! Oyun oynayalım!” çığlıkları evin diğer ucunda havada asılı kalırken, ben Yusuf Bey’in boğazında kalan lokmayı korkarak takip ettim, her gece gözyaşlarımı yastığıma akıttım.
Eşim Halil, başlarda dayanışmacıydı. “Ne de olsa insanlık borcudur,” dedi. Ama zamanla Halil’in ses tonu değişmeye başladı: “Yahu kadın, senin sırtın kambur oldu. O adam bizim misafirimiz, ama niye bu kadar üstüne titriyorsun? Bir gün bile çocuklardan yardım görmedin. Söyle o Gülben’e biraz baksın, bak sen de mahvoldun!”
Onun haklılığına kızmak mümkün değildi. Kendi bedenim, ellerim ve ruhum gerçekten de mahvoluyordu. Lakin, iki kapı arasında koşuşturmaktan başka şansım var mıydı ki? Zaten maddi zorluk da vardı. Emekli maaşımız eve zor yetiyor, hastane malzemeleri, ilaçlar, medikal yatak… Gülben bazen bir poşette süt, yoğurt getirir, “Anneciğim, babama iyi bakıyorsun, Allah razı olsun,” derdi. Yine de, içimde bir tezat kalıyordu. Sanki herkes bu bakım işini benim doğal görevim sanıyor, yük paylaşılacağı yerde unutuveriyorlardı.
Komşularımız Fadime Abla ve Ayten Teyze zaman zaman uğrar, “Vallahi Nergis, senin sabrın taş gibiymiş,” derlerdi. Ama insanoğlu ne kadar güçlü olursa olsun, bir gün takati biter. O gün de çok uzak değildi…
Bir sabah, Yusuf Bey’in nefesini izlerken birdenbire öksürük nöbeti başladı. Dudakları morardı, telaş içinde Gülben’i aradım. “Çabuk gel, baban fenalaştı!” dedim. O ise iş yerinden izin alamadığını söyledi. Meğer başka bir şirketten teklif almış, bunun stresiyle zaten günlerdir evdeki gerginlik tırmanıyormuş.
Hastaneye gitmemiz gerekiyordu ama Hüseyin, yani gelinimin kardeşi, bir türlü telefonu açmıyordu. Ambulans beklerken bir yandan Yusuf Bey’e dua, bir yandan kendimi suçluyorum: “Yeteri kadar iyi bakamamış mıyım? Bir hata mı yaptım? Yoksa bir gecede yaşlı başı bırakmakla suçlanacak olan ben mi olacağım?”
Hastanedeki nöbetçi doktor “İleri derecede enfeksiyon başlamış, bu yaşta ve durumda çok riskli,” dedi. Gülben ağlamaktan konuşamıyordu. Yusuf Bey ise o donuk bakışlarıyla elimi sıktı, dudakları çatlak, gözlerinde korku. O an anladım ki, bu adam bana ne kadar yabancı olsa da bana en yakın kişiydi artık.
Mucize eseri birkaç haftada tekrar eve dönebildik. Ama evimize dönen aslında bir gölgeden ibaretti. Yusuf Bey konuşamaz, dışarı bakamaz oldu. Her gün çamaşır, alt bezleri, ara öğünleri, hemşire takibi, yeniden hastane… Bu süreçte oğlum Serkan bana, “Anne yeter, kendini mahvediyorsun. Biz de katkı verelim, bakacak birini tutalım,” dedi. Sonrasında bu fikir de lafta kaldı. Çünkü kimse, Yusuf Bey’i evde yabancı ellere emanet etmeye razı olmadı.
Aradan sekiz yıl geçti. O sekiz yıl boyunca ben sadece Yusuf Bey’in bakımıyla değil, kendi bedenimdeki hastalıklarla, evin ekonomik dertleriyle, torunların okul masraflarıyla, Halil’in huysuz yaşlılığıyla da uğraştım. Ne bir gün, ne tek bir gece “Sen olmasaydın ne yapardık,” diye düşündü biri. Gülben işten döndüğünde önce çocukları kucakladı, bazen bir tabak yemek masaya koydu, sonra “Annem bugün bir şeyin var mı?” dedi. Ama bana bir teşekkür etmek, bir elimi tutmak kimsenin aklına gelmedi.
O kadar yalnız hissettim ki… Bir gece artık gücüm iyice tükendiğinde Yusuf Bey’in başında içimden “Niye ben? Neden hep bana düşüyor bu yük? İyilik yapan hiç mi kıymet görmez?” diye sordum. Gözyaşlarımı saklamadan ağladım. Bu hüznümü ailemin bilmesini istemedim ama taş gibi ağır bir sitem göğsümde yumruk oldu.
Yusuf Bey bir sabah sessizce gitti. O gün evden ağlayarak Gülben’in gözlerinden öpmem, Halil’in omuzlarına sarılmam ve torunumun “Babaannem üzülmesin,” diye boynuma atılması… O an, “Acaba bu sekiz yıl boyunca kendi hayatımdan, hayallerimden, sağlığımdan verdiğime değdi mi?” diye sordum. Cenazede herkes etrafımda döndü, “Nergis Hanım olmasa Yusuf Bey bu kadar yaşayamazdı,” dediler. İçimden sadece “Bir kez, samimi bir teşekkür işte… Sadece bir kez, gerçekten anlaşılsaydım…” demek geçti.
Sekiz yıl boyunca bakmak, anlayış görmekten çok yalnızlık getirdi bana. Şimdi bir kolum kalıcı hasarlı, geceleri hala Yusuf Bey’in nefesini dinliyormuş gibi uyanıyorum. Ama soruyorum size: Birinin iyiliğini yapmak gerçekten bu kadar görünmez mi olmalı? Herkes konuşuyor, peki ya teşekkür etmek, onu kim hatırlayacak? Bütün bu emeklerin kıymeti sizce ne zaman anlaşılır?