Bir Çocuğun Hayatı İçin Mücadele: Ankara Hayvanat Bahçesi’nde Bir Gün

“Efe! Sakın kımıldama!” Feryadımı içimde boğmaya çalışsam da sesim koca kafeste yankılandı. Ankara Hayvanat Bahçesi’nin eski taş duvarlarının arasında bir anda herkes bağırmaya başlamıştı. Yanımdaki annelerden biri bana sarıldı, ellerim titrerken “Yardım edin, oğlum içeride!” diye tekrar bağırdım. Birkaç saniye yalnızca kalbimin sesini duydum çünkü oğlum Efe, altındaki gevşek korkuluklardan kayıp goril bölümüne düşmüştü. Gözlerim yaşlarla doluydu, sesim boğuk çıktı, “Lütfen, Allah’ım koru onu…”

Yerdeki toza bulanmış, sekiz yaşındaki Efe kaldırmaya bile cesaret edemedi kafasını. Hemen önünde, bir karış ötede, dev bir goril – Koca Yusuf diyorlardı ona – ağır hareketlerle ona doğru yürüyordu. Efe’nin avazı çıktığı kadar ağlamaması içimi paramparça etti, gözünü bana çevirdi bir anlığına. “Anne bana yardım et!” dedi, sesi çatallaşmış; ben ise hüngür hüngür ağlarken zıplamaya, çığlık atmaya devam ediyordum. Diğer insanlar panik içinde geri çekiliyor, elleriyle ağızlarını kapatıyorlardı. Saniyeler birer yıl gibi geçti.

Bir görevli telsizle bağırıyordu: “Kapanlar hazır mı? Acil, veteriner gelsin!” Yusuf, iri esmer gövdesiyle Efe’ye yaklaştıkça etraftakilere gözlerinin içinden bakıyordu, tehditkâr bir sessizliği vardı. Nefesim kesildi, dizlerimin bağı çözüldü; Efe bir yandan ağlarken Yusuf bir an durdu, başını eğdi. Duyduğum tek şey kalabalığın korku dolu soluklarıydı.

Gözümün önünden Efe’nin doğum günleri geçti. Ona ilk kazak aldığım, sabahları saçını taradığım, geceleri uyuturken okuduğum masallar… Bir anneliğin en büyük kabusu buydu: Evladını koruyamamak! O anda koca kafesin bir köşesinde bir başka görevli, “Yusuf’u tanıyoruz, saldırmaz!” dedi kısık bir sesle, kulağına güvence verir gibi. Ben ise ona inanmak istiyordum ama gözüm önünde yaşananlara güvenemiyordum.

Goril Efe’ye birkaç santim kadar yaklaştı. Efe’nin kolları ürkekçe yana açıldı, sanki kendini koruyacakmış gibi. Yusuf eğildi, devasa pençeleriyle yerdeki bir şeker kağıdını aldı, burnuna götürdü, kokladı ve Efe’ye bakıp bir homurtu çıkardı. O an oğlumun korkudan küçük bir çığlık atışını asla unutamam. Görevliler tel örgüye yanaşmaya cesaret edemiyordu; içlerinden biri, “Çocuk geri gitmeye başlasın, dikkatini dağıttırmaya çalışalım!” dedi. Bir diğeri, “Hayır! Sessizlik!” diye uyardı.

İçerde Yusuf’un bakışlarındaki tereddütle Efe’nin titrek bakışları karşılaşıyordu. Hayatım boyunca, karşılıklı anlaşma dolu böyle bir anı asla yaşamamıştım. Aramızda on metre beton, tel, ve dört-beş insan vardı, ama Efe ile Yusuf’un arasında ise sadece bir korku ve bir anne duası…

Birden Yusuf geri çekildi. Kalabalıktan küçük bir sevinç uğultusu yükseldi, ama ben içimden “Şimdi koş oğlum, ne olur koş!” diye haykırdım. Efe ise hareket edemiyordu; ayağa kalktı ama dizleri titredi, sendeler gibi yaptı. Yusuf tekrar döndü, Efe’ye doğru homurdandı. Efe gözyaşlarını sildi, “Anne, çok korkuyorum!” diye fısıldadı; sesini çevredeki kalabalıktan başka kimse duymadı belki. Herkes bir çözüm bekliyordu. Görevlilerden biri kararlı bir şekilde kafesin bir ucundan yemek kovasını çaldı, Yusuf bir an dikkatini ona verdi. Efe, görevlinin işaretiyle yavaşça kenara doğru ilerledi. Hayatımda gördüğüm en uzun yürüyüş buydu; her adımında başına bir şey gelecek diye ellerimi yumruk yapmış, dizlerimi yere vuruyordum.

Oğlumun gözlerinde korku değil de, sanki bir mahcubiyet oluştu. “Anne, çok özür dilerim! Yaramazlık yaptığım için…” Ben ise “Özürlük bir şey yok oğlum, sadece gel!” diye içimden tekrarlıyordum. Tıkırtılar, kapı kilitleri, tellere vurulan eller duyuluyordu. Görevlilerden biri Efe’ye doğru atıldı, onu yakaladı ve hızla kapının arkasına geçirdi. O an yere yığıldım, gözyaşlarımı saklamaya gerek duymadan.

Her şey olup bittikten, Efe omzumda ağladıktan sonra babası Murat, ağlayarak oğluna sarıldı. Kalabalık yavaş yavaş dağılırken, birkaç kişi orada kalıp geçmiş olsun dedi. Bir kadın, Efe’ye şeker uzattı; bir anne daha, “Çok şanslıymışsınız,” dedi. Bunu söylemek kolaydı. Ben ise bir annenin korkusunu, evladı için dua edişini ve çaresizliğini o gün, o tel örgülerin ardından parmaklarım bükülmüşken hissetmiştim.

Zihnimde sürekli Yusuf’un gözleri: sanki Efe’ye bir zarar vermeye hiç niyeti yokmuş gibi geliyordu. Belki de sandığımızdan daha merhametliydi hayvanlar, belki de insanlar çocuklarına zarar vermekte onlardan daha acımasız… Sonradan öğrendik, Yusuf yıllardır insan eline alışkınmış, özellikle küçük çocuklardan hoşlanır, onlara yaklaşınca oyun sanırmış. “Bir gün başımıza iş gelirse, çocuklar yaklaşmasın!” diye tembihlerlerdi ama yine de bir çocuk bir anlık dikkatsizlikle orada olabiliyordu.

O akşam eve dönerken Efe huzursuzdu, gözlerini cama dikmiş susuyordu. Arka koltukta Murat sessizce ağlıyordu. Onlara döndüm, Efe’nin elini tuttum: “Oğlum, hayat bazen tehlikeli olabilir. Ama ne olursa olsun, ne kadar korkarsan kork, yanında olacağım.” Murat başını çevirdi, “Biz de dikkatli olacağız, değil mi oğlum?” dedi. Efe ise usulca başını salladı.

Gece Efe’yi yatırırken sordum: “Beni en çok ne korkuttu biliyor musun anne?” diye. Gözlerinin içine baktım, “Neymiş oğlum?” dedim. “Gorilin bakışı… Sanki beni anlamaya çalıştı. Sonra da bana zarar vermedi.” diye fısıldadı.

O gece uyuyamadım, düşündüm: Hayatımızda anne-baba olarak sorumluluklarımızı makulce yerine getirsek de, bazen kader ansızın birden önümüze felaketler çıkarabiliyor. Zihnimden Yusuf’un ve Efe’nin bakışları gitmiyor. Ama şunu merak ediyorum; biz hayvanlardan daha mı merhametsizleştik, yoksa insan kalabalıklarının korkusu, doğruyu görmemizi mi engelliyor? Siz olsanız, o anda ne yapardınız? Evladınızı tehlikeden korumak için her şeyi göze alabilir miydiniz?