Babama Verdiğim Söz: Bir Gurbetçinin Yalnızlığı

“Baba, akşamları bize gelmen doğru olmaz. Yonca çocukları uyutamıyor, sonra okula geç kalıyorlar,” dedi oğlum Seçkin’in kapısında, beni rahat bırakınca. Gözlerine bakmaya cesaret edemedim; ama içimde bir yerlere saplanan o sözün ağırlığıyla çıktım apartmandan, gecenin İstanbul neminde yürüdüm. Kulağımda hâlâ oğlumun sesi: “Belki haftaya uğrarsın…”

Belki haftaya… Oğlum, ben sana yıllar süren yalnızlığıma “belki haftaya” mı hibe ettim? Yirmi sene Almanya’da çarpık döşeklerde, fabrikaların gürültüsünde, soğuk öğle aralarında sadece bir avuç sıcak çorba hayaliyle yaşadım. O fabrikada, her vardiyada, “Bunu çocuklarım için yapıyorum,” diyordum. Almanya’da özlem geceyle gelen bir yaraydı, sabah ayazında, kahvaltı yaparken sigara kokulu ellerimde titreyen umutla içime işlerdi. Hiçbir zaman ‘ben’ demedim; ya sizi düşündüm, ya tekrar dönmeyi.

Döndüğümde ise Selvi’m çoktan gitmişti. O, benden önce büyütmüştü yalnızlığını. Bana bir veda bile etmeden, ilk torunum doğmadan göçtü gitti. Kırk yılın ardından döndüğümde, ne çocuklar bana ait geliyordu, ne de ben kendime… Ama ne dedim? “Önemli olan sizsiniz. Sizin mutlu olmanız!” Her biri için birikimlerimi harcadım, sattım, savdım, alın terimi milyon kere temize çekerek onları bugünkü düzenlerine kavuşturdum.

Kızım Ceyda’ya Kadıköy’de bir daire, oğlum Seçkin’e Ümraniye’de, en küçük oğlum Yunus’a ise Eryaman’da ev aldım. Onlar için, “Baba, borcun mu var, bize yardım et!” dediklerinde, hiç düşünmeden cebimde ne varsa verdim.

Ama şimdi, elli sekiz yaşında, valizimin sapını köşe başına dayamış, hangi çocuğumun evine gitsem, içimden bir tereddüt saplanıyor: Annemizin yeri yoktu, babamız. Biz seninle mecburiyetten yaşıyoruz. Bunu hiç biri yüzüme söylemiyor, ama o geçiştiren cümlelerde, kaçan bakışlarda her şeyin ifadesi var.

Akşam olduğu zamanlar, eski evimizin önünden geçiyorum, bir zamanlar omuz omuza dizildiğimiz sofraların silik bir gölgesi gibi. Bir gün Yunus’u aradım:
– Oğlum, akşama gelebilir miyim?
– Baba, bizimkiler hasta… Zor olur.

Dışarıda yağmur başlamıştı, eski pardösümün içine daha çok büründüm. Bir çay ocağında oturdum, ıslak ayakkabılarımın altına gazete kağıdı serip elimi ısıtmaya çalıştım. Yan masadaki bir amca dikkatlice baktı, “Sen de mi gurbetten döndün, dayı?” dedi. Başımı salladım, boğazım düğümlendi. Yalnızlığı bir ben mi yaşıyorum sandım; ama başının ucunda bir köfte ekmek yiyenlere bakınca, onların da hikâyesinin benzer olduğunu anladım.

Bir gece, eski albümlere bakmak istedim. Nostaljiyle huzur bulacağımı sandım; ancak o siyah beyaz karelerin arasında, gülüşüm ne kadar da gençmiş! Oysa şimdi elimde bir telefon, sırf konuşmak için arayacağım kimsem olmadığı gerçeğiyle yıldırım gibi sarsılıyorum. Yalnızlık diyorlar, evet, ama asıl yalnızlık, var olanların arasında ‘fazlalık’ olmakmış.

Birgün apartmanın köşesinde komşumuz Ayten Hanım denk geldi. Ellerinde market poşeti, gözlerinde merhamet var:
– Ay Ali Bey, ne işiniz var dışarıda, böyle akşam vakti?
– Sorma Ayten Hanım, biraz hava alayım dedim.
O, halimi hemen anladı; ama onuruma dokunur diye bir şey demedi. Sadece içten bir tebessüm, belki de en uzun zamandır hissetmediğim sıcaklıktı bu.

İçimde kopan fırtına dinmek bilmedi. Yıllarımı verdiğim çocuklarımın, bana bir oda, bir sıcak yemek ayıramamasına mı kırılmalıydım, yoksa bir babanın gururu hep onlar mutlu olsun diye kendini yok etmeye razı olmasına mı? İş arkadaşlarımın çoğu Almanya’da kalmıştı, sadece para için değil, orada ‘çöp tenekesi’ gibi hissetmiyorlardı belki de.

Bir Ramazan sabahı, camiden çıktım. Kapıda İmam Kemal Efendi ile karşılaştık. “Yalnızlık en çok merhametli kalpleri ziyaret eder, Ali Bey,” dedi. İçimden bir damla yaş süzüldü, fark etmesinler diye başımı eğdim. O an, içimde hem acı hem de pişmanlık vardı. Acaba onlara fazla mı yüklemişimdi sevgimi, imkânlarımı, yoksa zamana mı uymadım, çocuklarım modern dünyanın bencilliğinde mi kayboldular?

Kızıma bu duygularımı açmak istedim bir Pazar günü:
– Ceyda, bana bir oda verseniz, başka bir şey istemem. Kalabalık etmeyeceğim,
Ceyda derin bir sessizlikten sonra, “Baba, çocuklar büyüdü, evde çok kalabalık oluyor. Hafta sonları parka gidelim mi, istersen?” dedi. Gözlerinde bana ayırtılmış bir alana yer yoktu. Sadece formalite bir ilgi, modern zamanların uzaklığı…

Bazen kendime kızıyorum; acaba onları fazla mı rahat ettirdim, kendi çocukluğumun yoksunluğunu görmesinler diye mi bu kadar kendimi tükettim? Babam, ben gençken bana Anadolu’nun köyünde bir çift çorap verip, “Kendi yolunu bul oğlum,” derdi. Şimdi, ben çocuklarımın önünü dümdüz ettim, onlarsa yanlarından çocuklarını çekip karanlık salonlara saklanmaya başladılar.

En çok da torunlarımın gözünden beni saklamalarına dayanamıyorum. Onlara bir masal anlatmak, bir bayram sabahı öpmek istiyorum. Belki onlar da benim gibi yalnız bir yaşlıya dönüşecek, belki zaman değişti; ama içimde bir kök, bu kadar çabuk kurur mu? Kapı kapı dolaşmanın verdiği utancı, gurbetin paslı yalnızlığına feda etmek… İşte, bu acı bitmiyor işte.

Bir gece, Ayten Hanım bana kendi evinde bir oda teklif etti. Kırıldım önce, “Çocuklarım var, onların evi varken, neden size sığınayım?” dedim. O ise “Ali Bey, bazen insan ailesinden değil, komşusundan merhamet görür… O da bir nasiptir,” dedi. Uzun süre düşündüm. Bu şehirde milyonların arasında, bir sıcak çorbayı ve sohbeti Ayten Hanım’ın evinde bulmak mı daha onur kırıcı, yoksa çocuklarımın kapısında beklemek mi?

Sabah erken kaldırıp tekrar denedim, o cılız cesaretle oğlum Seçkin’in evine gittim. “Oğlum, bir gece kalayım. Vallahi rahatsız etmem.” Ama o yine başını kapıya eğip, “Baba, bu aralar çok yoğunum, sonra konuşalım,” dedi.

Ben bugün, dışarıda bir bankta otururken, genç bir baba ve oğlunu sarılırken gördüm. O an içimde bir kırılma, bir burukluk. Oğluma sarılamamışlığım, içimde duruyor. Acaba ben mi eksik kaldım, yoksa bu yalnızlık hepimizin ortak hikâyesi mi?

Şimdi burada, size, bir zamanlar gurbetçi bir baba olarak soruyorum:
Bütün ömrünü çocuklarına veren bir baba, yaşlılığında kapılara mı mahkûm olmalıydı? Yoksa bu dönemin babalığı artık böyle bir yalnızlığa mı dönüşüyor? Siz olsaydınız, çocuklarınız evde bir odayı paylaşmak için neyi göze alırdınız?