Kızımın Kabul Edemediği Aşk: Bir Anne Olarak İki Ateş Arasında
“Beni gerçekten seviyorsan, Barış’ı bir daha görmeyeceksin anne!”
Elif’in sesi, evimizin salonunda yankılandı. O anın ağırlığı, sanki göğsümde taş gibi oturdu. Pencerenin önünde durmuş, ellerimle bardaktaki soğumuş çayı sıkıca kavramış halde ona bakıyordum. Gözünde yaş, dudağında inat…
O an her şey geçmişle aynı anda yaşandı: Kocam Serkan’ın ani vefatından bu yana geçen on koca yıl, Elif’le birlikte atlattığımız geceler, bana sarılıp “Anne, şimdi ne olacak?” dediği o donuk sabahlar, yalnızlığın kucağında Sabriye Teyze’den gelen bir tabak aşurenin avuntusuyla geçen yıllar… Hiçbirimiz kolay yaşamamıştık. Ama en çok Elif zorlanmıştı belki de. Baba sevgisinin eksikliği ona yol gösteren elin eksikliğiydi.
Barış’la tanıştığımda ilk kez yıllardır hissetmediğim bir huzura kavuşmuştum. Bankadaki işlerim, evrak yığını ve bitmeyen telefon konuşmaları arasında bana sahici bir şekilde “Nasılsın?” diyen ilk insandı. Dokuz yıldır kimsenin bana dokunmasına, içimi açmasına izin vermemiştim. Fakat Barış varlığını bir şekilde evimizde hissettiriyordu. Güler yüzlü, kibar, babacan… Kızımı da, beni de kimseye değişmezmiş gibi görünüyor, ama Elif’in kırılgan kalbi, bu adama kapalıydı.
İçimdeki annelik duygusu ile yeniden mutlu olma arzum, her geçen gün birbirine çarpıp moralimi bozuyordu. Elif’in ısrarla söylediği gibi, “Babamı unuttun mu?” cümlesi her zaman bir bıçak darbesi gibi saplanıyordu ruhuma. Elif’in gözünde ben, Serkan’ın karısıydım hâlâ. Ve başkasının elini tutmaya hakkım yoktu, anneliğimin dışında. Kızım, annesinin gözünde başka bir ışık görmekten o kadar korkuyordu ki, duvarlarını daha da yükseltiyordu.
O gün Barış’la akşam yemeğinde buluşacağımızı söylediğimde Elif yine surat astı, tüm gün benimle konuşmadı. Eve döndüğümde kanepenin köşesine sinmiş, dizlerini göğsüne çekmiş halde buldum onu. Kapıdan adımımı atar atmaz yüzüme tiksintiyle baktı.
“Aç mısın kuzum?” diye sordum.
“Hayır!”
“Okulda neler yaptın, anlatmak ister misin?”
“Barış’la mı konuştun yine?”
Öylece kalakaldım. Basit bir konuşma denemesi bile Elif için imkânsızdı. O an kırılmaktan çok yorulmuştum. Sevdiğim adamla kızımdan gizli mesajlaşmak, arkadaşımla bir iki saat oturup çay içmek bile başıma dert oluyordu. Anneliğimden taviz vermiyorum sanırken, belki de en çok evladımı incitiyordum.
Ertesi sabah Elif odasından sesi titrek bir şekilde çıktı: “Annem biriyle görüşüyor… Ama ben istemiyorum…” diyordu kendi kendine. Bir adım atıp kapının önünde dikildim.
“Elif, konuşmamız lazım,” dedim. Elif bana dik dik bakarak, “Sen konuşuyorsun hep… Artık ben de konuşmak istiyorum!” dedi.
Salona geçtik. İkimiz de gergindik, nefes alışlarımız aynı odada yankılandı.
“Sen Barış’ı seviyormuşsun. Peki ya ben? Ben hiç mutlu olamayacak mıyım?”
Sözün bittiği yerdeydik. “Senin mutluluğun benim mutsuzluğumdan daha mı önemli?” diye sordu. O kadar saf, temiz ve çocukçaydı ki… O an, ona sadece bir anne değil, biraz da arkadaş olmam gerektiğini hissettim. Elini tuttum.
“Elif, baban hep kalbimizde olacak, hiç unutmadık onu. Ama… Ben de insanım, ben de yeniden sevebilirim. Bunu anlaman çok zor biliyorum. Ama… Eğer sevilmeye değer bir anneysen, yine sevilmeye layık bir kadın da olabilirim. Bu seni incitiyorsa, çok üzgünüm… Ama ikimizi de mutlu etmenin bir yolunu bulmam lazım.”
Cevap yoktu, sadece gözyaşları…
O günden sonra, Elif iyice içine kapandı. Akşam yemeklerini hızlıca yiyor, odasına kapanıyor, göz göze gelmemek için çaba harcıyordu. Okul notları düşmeye başladı, öğretmeni beni arayıp “Bir sorun mu var?” dedi. Hiçbir şey saklı kalmıyor, yaşadığımız bu fırtına ailemin de kulağına gidiyordu. Annem, “Kızım, büyür bu çocuk, şimdi anlamaz ama zamanla alışır. Sen de öyle hemen pes etme!” diyerek içimi rahatlatmaya çalışsa da içim rahat edemiyordu.
Geceleri başımı yastığa koyduğumda Elif’in küçücük ellerini tutup “Birlikte atlatacağız bu günleri,” dediğim zamanlar aklıma geliyordu. Korkularım, Barış’ı kaybetmekle ilgili değil; asıl korkum kızımın bana olan güvenini tamamen yitirmesiydi.
Bir pazar günü, Barış istemeden de olsa bir anda evimize uğradı. Kocaman bir çiçek aldığını görünce Elif’in yüzü asıldı. İçeride otururken, dayanamayıp mutfağa geçtim. Barış peşimden geldi.
“Bak Ayşen, baskı yapmak istemiyorum. Elif’in dünyasını alt üst etmemek lazım ama… Ben de senin hayatında bir yerimdeyim, bunu biliyorsun. Ne zaman istersen yanında olacağım, ne zaman istersen de çekilirim. Ama bu acımasız bir tercih, bunu sana sormam bile haksızlık…”
Ben de o acı tercihin ortasında kaldım. Elif salondan bağırdı: “Sen git Barış! Biz seni istemiyoruz!”
Barış, mahcup bir bakışla evi terk etti. Elif ağlayarak odasına kapandı, ben de sessizce içeri süzüldüm, onun yanında yere oturdum.
“Elif… Bazen insanın kalbi ikiye bölünür. Sevdiğin herkese yetemezsin, bazen… Bir yere fazla verirken başka bir yeri eksik bırakıyorsun. Ben senin annenim, ama aynı zamanda sadece anne de değilim. Bunun ne kadar zor olduğunu anlatamam sana…”
Sustuk. O gece birbirimize sarılıp uyuduk ama aramızda uzun bir mesafe vardı. Sabah olduğunda Elif, kahvaltı masasında hiç konuşmadı. Sonra, bana bakmadan,
“Bana söz ver. Barış’ı bir daha asla görmeyeceksin. Yoksa ben de gitmek isterim burada.” dedi fısıltı gibi.
O sözlerle nefessiz kaldım. Elif’in gözlerinde korku, öfke, özlem… Hepsi bir aradaydı.
O günün akşamı yalnız kaldığımda, anneliğin ne kadar ağır olduğunu, mutluluğun bedelinin bazen insanın en sevdikleriyle ödeneceğini derinden hissettim. Oğlum olsaydı, bir gün Barış gibi birini hayatımda ister miydim? Ya da Elif’in yerinde olsaydım ben anneme ne derdim? Kim haklı, kim haksız bu hikâyede?
Belki de hayatta her seçim bir şeyler eksilterek yapılır. Ama ya kalbim bir gün büsbütün susarsa? Siz olsaydınız, kendi mutluluğunuzdan vazgeçer miydiniz? Yoksa kızınıza rağmen ikinci bir aşkı seçer miydiniz?