Yabancı Kapıya Dönüş
“Sen bu kapıdan giremezsin!” Bunu annem Münire Hanım, bana tam yirmi üç yaşımda, üniversiteyi bitirip eve döndüğüm gün, öfkeyle haykırmıştı. Kapının önünde, elindeki ceviz oyma bastonu yere vuruyordu. Gözleri kıpkırmızıydı. Babam Halil ise uzaktan bakıyor, yüzündeki çizgilerle yeni hayatım karşısında ne hissettiğimi çözmeye çalışıyordu. Onca yıl İstanbul’da iş bulana kadar, türlü evlerde oda oda sürünürken, içimde kendime küçük de olsa bir köşe hayaliyle yanıp tutuşmuştum. Yıllardır ailesiyle yaşayan ablalarım, yaramaz yeğenlerimle birlikte aynı avluda büyümüş, evimizin köhne odalarında boğulmuşken, ben nihayet Galata’da, eski bir apartmanın ikinci katında kendi anahtarımın sahibiydim. Her sabah ister güler, ister ağlar, kimseye hesap vermeden mutfağa girer, Türk kahvemi pişirir, pencereleri açıp Boğaz’ın sabah rüzgârını solurdum. Bu, sözümona benim özgür dünyamdı. En azından, annemin sesiyle uyanmadığım birkaç yıldı bu.
Ama işte, hayat öyle kolay bırakmıyor insanı. Patron, kararlaştırdığı zamı veremedi; kira her ay arttı, elektrik faturalarına yetişilmez oldu. En iyi arkadaşım Dilek Almanya’ya gitti, ardı ardına yalnız akşamlarda, dayanılmaz bir sessizlik boğazımı sıkar oldu. Bir pazar sabahı, elimin titremesinden dökülen kahve bardağının sesinden sonra dedim ki: “Yeter! Eve döneceğim. Annemin kokusunu, babamın çayını, kardeşimin oyununu özledim.”
Otobüsle Ümraniye’ye, çocukluğumun apartmanına yaklaştığımda, mahalledeki fırının önünde dizi dizi sıraya girmiş kadınları, çocukların misket oynamasını yine gördüm. Ama hiçbir şey eskisi gibi değildi. Herkes yüzüme yabancıymışım gibi baktı. “Hoş geldin Jag—şey, Ayça!” dedi yan komşu Fikriye teyze, adımı unutacak kadar eskiyen bir sıcaklıkla. İçeri adımımı atınca, karşıma çıkan annem ellerini beline dayamış, “Ne yüzle geldin? Oralar sana dar geldi değil mi, şimdi döndün buraya?” diye bağırdı. İçimde çocukluğumda yediğim tokatlar, bir bir yankılandı. Hatırlıyorum da, on iki yaşımda ilk defa okuldan ağlayarak döndüğümde, aynı köşede kapkara gözleriyle yine bu cümleyle karşılaşmıştım.
Evde geçen ilk gecemde, eski tek kişilik yatağımda dönüp durdum. Sanki o yatağın yayları bile bana kızgındı. Babam sessiz, sofrada bile başını kaldırmadı. Kardeşim Gamze, cep telefonuyla oynarken bana yanaşmadı. Ben ise mutfakta, dolapları sessizce açıp baklava kutusunu ararken, duvarda, sarkan tablonun hafifçe sallandığını gözüme kestirdim. Sanki geçmişimiz de o tablo kadar yerinden oynuyordu.
Bir hafta boyunca iş için koşturdum. Aradığım özgürlüğün şehre sıkışmış kalıntılarını arar gibi, CV uzatarak kapı kapı dolaştım. Ama iş yok. Tekrar eve döndüğümde, annemin “Boş boş gezme, ev işi de yapmazsın!” homurtusu sürekli kulağımda çınladı. Bir akşam salonda, annemle babam kavga etti. Annem, babamın odama kadar getirdiği limonatayı sırf bana hakkım olmadan gösterdiği ilgi olarak gördü ve bağırdı: “Senin kızın, bizi ne hale getirdi!” Ben donakaldım. Kendimi bir terörist, bir facia sebebi gibi hissettim.
Ertesi sabah, kimsenin haberi olmadan dışarı çıkıp, çocukluğumun parkına yürüdüm. Bankta otururken, yanıma yaşlı bir adam oturdu. O da eski mahalleliymiş, “Evlat,” dedi, “buralar değişti, ama senin yüzündeki çocuk da değişmemiş. Bence annene inat değil, ona rağmen gül.”
O akşam, eve döndüğümde, her yer sessizdi. Mutfakta lavaboya elimi sokarken, annemi gözyaşlarına boğulmuş buldum. “Hiçbir şey senin özgürlüğüne engel olsun istemedim,” dedi kısık sesle, “ama seni kaybetmekten de korktum.” Ben de ağlamaya başladım. “Ben de seni özledim anne,” diyebildim sadece. Gece geç saatte, babam kapımı hafifçe araladı, sessiz bir babacanlıkla, “Sana bir iş ayarladım, yarın görüşmeye gideceksin,” dedi.
Sonraki günler yeniden bir aidiyetle geçti. Annemle tereyağlı börek yaptık, kardeşimle televizyon kavgası ettik. Babam, bana gizlice harçlık vermeyi ihmal etmedi. Yavaşça, kırık yerlerimizden birbirimizin ellerini bulduk. Ama hiçbir şey tam eskisi gibi olmuyordu. Bunu fark etmem en çok, gece odamda tek başıma geleceği düşünürken oluyordu. Özlediğim eski hayat mıydı, yoksa annemin sıcaklığı mı? Yalnız kalınca, eski yatağımın kokusuyla yatarken yine de kendimi tam olarak evde hissedemedim.
Bir akşam, sofrada, annem “Sen gene gideceksin, biliyorum,” dedi. “Gideceğim belki,” dedim. Gözlerinde bir korku, bir de anlayış gördüm. “Ama bu kez, dönerken kapıyı çalmadan girmem. Hem yetişkinim, hem hâlâ sizin kızınızım.”
Bazen düşünüyorum, insan nereye ait? Kendi evime mi, ailemin açtığı o küçücük odaya mı? Gittiğimde özgürlüğü, döndüğümde sevgiyi bulabiliyor muyum? Siz ne dersiniz, insan kendini nereye ait hisseder gerçekten?