Biliyorum, İyi Bir Anne Olamadım: Yıllar Sonra Eve Dönüş ve Hiç Dinmeyen Sessizliğimiz
“Kapıyı açar mı, açmaz mı?” dedi içimden bir ses, elim zile giderken titredi. On yıl önce aynı eve, çok daha genç, çok daha sarsılmış bir kadın olarak veda etmiştim. O zamanlar sırtımdaki yük sadece yorgunluk değil, korku ve çaresizliğin karışımıydı. Çocuğumu anneme bırakırken gözlerime bakmamıştı. Şimdi ise yeniden o eve dönerken, yılların getirdiği pişmanlıkla yüzleşmekten kaçamıyordum. İstanbul’da yıllarca tutunmaya çalıştım; iş buldum, battım, yeniden kalktım. Ancak Adnan’ı her gece rüyamda gördüm; büyüyen, konuşmayan, beni hep geride biri olarak gören çocuk…
Annem kapıyı açtı ilk, bakışları “Yine mi?” diyordu sanki. “Adnan içeride mi?” demeye cesaret ettim, sesim çatlamıştı. Annem arkasını döndü, seslenmeden odaya ilerledi. Evin içi değişmemişti ama her köşede bana atılan bakışlar ve o bildik sessizlik vardı. “Hoş geldin anne,” dedi Adnan, başını bile kaldırmadan. Büyümüştü, sesi kalınlaşmış, yüzü olgunlaşmıştı ama içinde hâlâ tanıdık o kırgınlık vardı.
Oturmaya cesaret edemedim, ayakta onun karşısında kendimi küçük, ezilmiş hissettim. “Nasılsın?” dedim. Cevap yok. Başını kitaplardan kaldırmadı. Annem bir bardak çay koyup yanımıza getirdi. “Eve geliyorsun ama sanki ilk defa gelmişsin gibi bakıyorsun etrafa,” dedi annem. Haklıydı, yılardır kaçtığım odalar bile bana yabancıydı artık. Adnan’ın elindeki kitabı indirmesini beklerken, yaşayamadığımız on yılın öfkesinin, odamızda nasıl da büyüdüğünü hissettim.
“Sana bir şeyler anlatmak istiyorum,” dedim kısık sesle. “Dinlemene gerek yok anne. Gittin ve bıraktın beni. Bu kadar,” dedi Adnan. O kadar soğuk ve keskin söylemişti ki, nefesim düğümlendi. Orada dona kaldım. Açıklamak istedim, ama nasıl başlar insan böyle bir cümlenin devamına? “Bazen gitmek zorunda kalırsın oğlum. Anlayamazsın belki ama yine de… Hem senden çok kendimi kandırırım belki, ama gitmeseydim sana daha fazla zarar verirdim,” dedim ne kadar içten geldiyse.
Adnan başını çevirip, gözlerimin içine ilk defa bakınca bana sanki tokat yemiş gibi oldum. “Benden kaçtığın için özür dileyemezsin anne. Ben buradaydım, her gün seni bekledim. Her doğum günümde telefonum çalsın istedim. Beni sevmediğini düşündüm. Şimdi geldin ve bana geçmişi anlatmanı mı bekliyorsun?” dedi, sesi kırılmıştı ama gözlerinde yaş yoktu. Çocukken ağlardı, ama belli ki şimdi gözyaşlarını da tıpkı beni bıraktığı gibi bir kenara koymuştu.
O an, birlikte geçiremediğimiz doğum günlerini, birlikte oynayamadığımız oyunları düşündüm. İçimden defalarca “Şimdi yapsam yeter mi?” diye geçirdim. “Biliyorum, affedilemeyecek bir şey yaptım. Sana neden gittiğimi anlatmak istedim hep ama anlatacak söz bulamadım. Bir yerde çalışmaya başladım, para biriktirdim, geri dönmek için cesaret buldum ama her defasında bir bahaneyle bekledim. Korktum, çünkü gözlerinin bana ne diyeceğini tahmin bile edemedim,” dedim.
Annem sandalyesinde sessizce çayını yudumlarken, gözlerinde bana karışık bir acı ve öfke karışımı vardı. Babam yıllar önce vefat etmişti, onun desteği olmadan annemin omzuna yüklenmiştim. “Sen küçükken, her gece yatağında ‘anne neden gitmedi?’ diye sorduğun geceleri hatırlıyorsun sanırım,” dedi annem bana dönüp. Ben de göz göze gelmemek için başka tarafa baktım.
Adnan yerinden kalktı, odasına doğru yürüdü. Kapıyı çarptı. Ardında sadece ben, annem ve yılların biriktirdiği sessizlik kalmıştı. Annem bana “O kadar kolay değil, aranızdaki bu duvarın kalkması. Zaman gerekir,” dedi. Ama yıllarca bekledim, şimdi daha ne kadar beklenir ki? O gece Adnan’ın odasının önünde saatlerce oturdum. Kapı aralığından ışık sızıyordu. “Oğlum, istersen bana bir şeyler söyle. Ne istiyorsan, nasıl istiyorsan öyle,” diye fısıldadım kapının aralığından.
Ertesi sabah kahvaltıya indiğinde Adnan’ın bakışlarındaki kırgınlığı, utancımı daha da ağırlaştırıyordu. Çayına şeker atarken bile bana sanki hesap sormak istercesine bakıyordu. “Ben neden annesiz büyüdüm?” dedi. “Arkadaşlarımın hepsinin anneleri vardı. Ben, annemi neden sadece fotoğraflarda gördüm? Neden beni bırakıp gittin?”
İşte en zoru buydu; cevap vermek. Ona yalan söylemedim. “O zamanlar yaşadığım bazı sıkıntılar vardı. Kendime bile dayanamazken, sana nasıl anne olurdum? Annene emanet ettim, çünkü yalnızca ona güvenebiliyordum,” dedim. “Ama şimdi buradayım. Geç kaldım, biliyorum, fakat tüm bunları telafi etmek istiyorum. Sana yeniden anne olabilmek istiyorum. İzin verir misin?” dedim, boğazım düğümlenerek.
Adnan o an bana, yıllardır içimde taşıdığım soruyu sordu: “İnsan bir kere bıraktığı yere yeniden dönebilir mi, anne?” Ona cevap veremedim. Belki de cevaplaması gereken bendim değil, zamandı. Yeniden başlamanın mümkün olup olmadığını bilmiyorum. Yalnızca içimden tekrar tekrar o anı yaşıyorum: Kapı aralığından sızan ışık, kendi içimde çırpındığım suçluluk ve umut. Bir anne, oğlunun kalbinde bıraktığı yarayı gerçekten onarabilir mi? Yoksa bu yaranın izi sonsuza kadar kalır mı?
Beni en çok düşündüren şey şuydu: Bir çocuk, yarım kalmış sevgiyi yeniden kabul edebilir mi? Sizce, yıllar sonra geri dönen bir anne, affedilmeyi hak eder mi?