Hiçbir Zaman Düşünmezdim: O Gece Annemlerle Evimizin Kapıları Yüzüme Kapatıldı
“Kapıyı aç annem, ne olur… Bak, ıslanıyorum!” Kaldırımın serin taşlarının acısı ayaklarımı donduruyor, elimde cılız bir market poşetiyle sığınağım sandığım o eve bir yabancı gibi dayanıyordum. Sertaç’ın son sözü hâlâ kulaklarımda: “Her zamanki gibi, sorun olunca annene kaç!” Oysa ben anneme kaçmıyordum, geçmişime ve sıcaklığa kaçıyordum, çocukluğumun teneke kokulu, saçı örgülü, huzurlu akşamlarına kaçmak istiyordum. Kapının arkasından annemin boğuk ve titrek sesi geldi, sanki benden korkarmışçasına: “Gamze, bu saatte buraya gelinmez kızım. Mahalle ne der? Ne oldu, Sertaç’la mı kavga ettiniz yine? Git, barışın. Burası senin yuvana döneceğin yer değil artık.” Fısıltı şeklinde, uzak, suçlayıcı bir annelikti bana kalan…
Oysa çocukken o çatının altında, en karanlık gecelerde bile kendimi dünyanın en güvende kızı sanırdım. Babamın eve dönüş saatinin ağır sessizliği, annemin sigara dumanı arasında karıştırdığı mercimek çorbasının kokusu… O gece sokak lambasının titrek ışığında ellerimin titremesini izlerken, her damla yağmurdan bir anı damlıyordu hafızama. Eşimle kavga etmemin sebebi, sadece hatalı park ettiğim araba değildi. Sertaç’ın gözlerinin içine bakıp da sevgisizliği, soğukluğu gördüğüm anda annemin gençliğini, suskunluğunu kendimde yaşamıştım. Kızına kapı açamayacak kadar korkaklaşan bir anneden başka ne bekleyebilirdim ki?
“Baba, açar mısın? Sadece on dakika… Otobüsle bile gidecek hâlim yok.” İçeride bir ayak sesi, ardından babamın tanıdık öksürüğü duyuldu. “Gamze, kimseye söz ettirme. Gecenin bir yarısı kız başına sokakta olman hiç hoş!” O an anladım ki, onların nezdinde kendi evladının selametinden önce mahalle insanının ne deyip diyeceği önemlidir. Difrize saklanmış yemekler, balkonda asılı çamaşırlar, apartmandaki komşunun göz ucuyla bakışı: Bütün bir ömür, başkalarının lafı uğruna şekillendirilmişti bizim hanede. Ben sıkıca kapanan o kapının ardından kimsesizliğimi koklarken, içeride annem muhtemelen camdan sokağı süzüp, “Aman çocuk üşümesin” demek yerine perdeleri sıkı sıkı kapatıyordu.
Telefonumun ekranında Sertaç’ın arama uyarısını görünce, inadına açmadım. Kafamda yankılanan kavga cümlelerini alt alta dizip, hangisinin daha çok canımı acıttığını tartıyordum: “Sen kimseye yetemezsin! Sen annesinin prensesi, ama bana sorun olan kadınsın!” Bu cümlelere döne döne büyüdüm işte ben. Çocukken okuldan geldiğimde kapalı kapılar, suskun masalar, yüzü gülmeyen bir anneydi bana verilen. Şimdi aynısının büyümüş, daha sessiz bir haliydim belki de.
Birden apartmanın demir kapısı açıldı. Komşumuz Ayten Abla, başındaki başörtüsünü sıkıca bağlayıp meraklı gözlerle sordu: “Kızım, hayırdır? Bütün apartman camdan bakıyor. Aileni mi bekliyorsun?” Elimdeki poşeti gizlemeye çalışırken, “Biraz hava almak istedim, Ayten Abla. Bir şey yok…” diyebildim utanarak. Oysa gerçek çok daha derindi. Hayatım boyunca babamın “aile sırları dışarıya konuşulmaz!” sözüyle büyütülmüş bir çocukken, şimdi sırlarım gökyüzüne saçılıyordu, kapının önünde sabahlayan koca bir yalnızlıkla.
Ayten Abla, kendi kızını evden kaçırmamaya, bensiz apartman sohbetlerinde konu olmamaya kendi içine yeminliydi. Çıkıp da annemlerin kapısını çalmadı, bana “gel sıcak çay içelim” demedi. Hiç kimse bir kadının karanlık bir gecede babasının kapısının önünde neden titrediğini merak etmek istemezdi bu mahallede. Çünkü herkesin ödü patlardı gerçeklerden.
Bir saat geçti, yağmur iyice bastırdı. Ayaklarım uyuştuğunda, Burnumun ucuna kadar gelen bir ağlama krizini zor tuttum. Babam bir kez daha camdan kafasını çıkardı: “Git şimdi, Gamze. Sabah gel, konuşuruz. İnsanlar duyarsa, ne derler? Başımızı yere eğdirme.” O son cümleyi çocukluğumdan beri ezbere bilirim: “Başımızı yere eğdirme.” Sanki her aile sırrı, her kırık kalp, her yutkunan kadın, sadece mahalleye karşı bir aşağılama vesilesiydi.
Telefonum titredi yine. Bu defa kız kardeşim Zeynep. “Ablam, neredesin? Annem bana sinirli, seni niye kovduğumuzu soruyor.” Ben ona “Annemi ben de anlamıyorum, Zeynep. Herkesin huzuru için beni dışarı bırakıyorlar, elbet bir gün çözülür…” dedim. Ama biliyordum, çözülmez. Çünkü annem her zaman ailemizin görünürdeki huzurunu, kendi kızının huzurundan daha çok önemsedi.
Sonunda pes ettim. Taksi çağıracak param yoktu. Yan mahalledeki Gamze’nin çocukluk arkadaşı Ebru’nun evine yürümeye karar verdim. Yağmurda yürürken her sokak lambası, her köpek havlaması beni çocukluğuma çekti. Bir an annemle mutfakta börek açtığımız, babamın akşam haberlerini izlerken bana göz kırptığı o eski günleri düşündüm. Şimdi ise, o evde bana ait olan hiçbir şey yoktu; ne bir havlu, ne bir yastık köşesi, ne de sıcacık bir söz.
Ebru’nun kapısını çaldım. Gözleri kocaman, “Ne oldu sana?” dedi.
— Evime alınmadım, diye fısıldadım, utanarak.
Ebru, beni hemen içeri aldı. Ayaklarımı ısıttı, çorba kaynattı. Kendi annesi de bana battaniye getirdi. O evde yabancı hissediyordum, ama yine de misket gibi gözlerimde bir damla huzur vardı. Çünkü biri bana kapısını açmıştı, sadece insan olduğum için.
Gece boyu düşündüm: Benim suçum neydi? Eşimle kavga etmek, mutsuz olduğumu itiraf etmek, annemin yanında sığınak aramak… Hepsi mi bu kadar büyük günah sayılırdı? Sabahın köründe bir mesaj aldım annemden: “Dün olanları kimseye anlatma. Ayıp olur, Gamze. Baban çok kızdı, ona da dayanamam.” Sadece “Tamam” yazabildim. O an, ben de annem gibi, babama, mahalleye, hatta kendime yalan söylemeyi seçmiş miydim acaba?
Ebru bana “İstersen burada bir süre kalabilirsin,” dedi. Utanç içindeydim, çünkü annemin olması gereken merhameti, arkadaşımda buluyordum. Kendi evimde, annemin yanında hissetmediğim güveni, sokaktaki bir kapının ardında buluyordum.
O gece bir daha asla tam anlamıyla “evde” olamayacağımı anladım. Sertaç’la barıştık mı? Barıştık: Çünkü bende başka sığınak yoktu. Ama içimde, apartman kapısında titreyen o “küçük kız” asla büyümedi. Annemlerle konuşmak, yine mahallenin lafının gölgesinde kaldı. Babam hâlâ “başımızı yere eğdirme” deyip susmayı tercih ediyor. Annem ise başını öne eğmiş, kimseye belli etmeden gözyaşı döküyor. Hiçbirimiz gerçeklerle konuşmaya cesaret edemiyoruz.
Çünkü Türk ailelerinde bazen en ağır yalnızlık, aynı sofrada kırık dökük yenen ekmekte saklı…
Bazen düşünüyorum da, insan büyüdükçe yuvadan çok bir “sığınak” aramıyor mu? Peki bizim evimiz, annemlerin evi, neden bana mezar kadar soğuk bir yer oldu? Sizce aile olmak, sevgiyi saklamak mı, yoksa ne olursa olsun kapıyı açık tutabilmek mi?