Seni Seçmek, Kendimi Seçmek: Bir Dostluğun ve Küçük Bir Kasabanın Hikayesi

Sabah ezanı yeni okunmuştu ki annemin titrek sesiyle irkildim: “Zeynep, kalk kızım. Son otobüs kaçıyor.” O anda, bir daha geri dönemeyeceğim bir yola girdiğimi hissettim. Evimizin küçük balkonuna çıktım; babam, salondaki eski koltukta çoktan uyanmış, elinde rakı bardağı, gözlerini duvara dikmişti. Bağırmamaya çalışarak, “Baba, ben gidiyorum,” dedim. Sesim titriyordu ama belli etmemeye gayret ettim. Babamdan ise yalnızca derin bir iç çekiş geldi. Annem gözlerime bakmadan öylesine ceplerime harçlık doldurdu; kağıtları saymaktan çok, elleriyle bana umut vermek ister gibiydi.

Otogara gidip Gül ile buluştuğumda güneş, kasabanın tozlu yollarından yeni yükseliyordu. Gül, üzerine eski bir mont giymiş, başında her zaman taktığı o kırmızı beresiyle bana el salladı: “Zeynep! Hazır mısın? İstanbul’da başımız dönecek!” Sanki hiçbir şey olmamış gibi neşeliydi, ama gözlerinin dibinde uykusuz ve endişeli gecelerin izleri vardı. Ben de öyleydim. Fakat ikimiz de kasabayı, dar sokakların ve dedikoduların boğucu havasını ilk kez ardımızda bırakacaktık. Hayattan ilk defa umudumuz vardı.

Otobüs hareket ederken pencereden annemin titreyen el sallayışını gördüm. Yanında babam yoktu, belki de bizim arkamızdan gelen yeni bir sessizliğe dalmıştı. Gül hafiften kolumdan çekiştirdi: “Ağlama kız, yeni bir hayat başlıyor.” Gül’ün sesi, kasveti bir an için dağıttıysa da, içimdeki korkular hâlâ oradaydı. Ya annem yalnız kalırsa? Babam daha kötüye giderse? Ve… Ben bu dünyanın neresinde yer bulacağım?

İstanbul’a varışımızda bambaşka bir hayat başladı. Yurt odasında, duvarları graffitiyle dolu eski bir binada minik bir masa, dar bir yatak ve sonsuz gibi gelen hayallerimiz vardı. Gül sabahları erkenden kalkıp bana çay demlerdi; “Bugün de birlikte her şeyi yeneceğiz, Zeyno!” diye fısıldardı. Her ikimizin de cebinde parasızlık, ama yüreğinde umut vardı.

Günler geçtikçe yeni çevreler edindik, derslere girdik, farklı dünyaların insanlarıyla tanıştık. Bir gün dersten çıkarken, okul kantininde Gül yanıma koştu, sesi heyecandan titriyordu: “Zeyno, Erasmus listeleri açıklanmış! Sen yedeksin, ben de asıl!” Gözleri parlıyordu, ama o an başımdan aşağı kaynar sular döküldü. O ana kadar hiç ayrı düşmeyeceğimizi zannederdim. Gül, heyecanla “Ama sen de kesin gidersin, bennnn sensiz gitmem ki!” dedi. Fakat hissettim: Gül uçmaya çok hevesliydi, benim ise ayaklarım hâlâ kasabanın tozunda takılıydı.

Aynı akşam bana gelen telefonla nefessiz kaldım. Annem arıyordu, sesi yorgun ve perişandı: “Baban yine içti, Zeynep. Komşular ayırdı, bu sefer kapıyı tekmeledi.” Gözyaşlarım yanaklarımda süzüldü, başımı duvara yasladım. Bir adımda hayatım ikiye ayrılmıştı: Bir yanda hayallerim, Gül, İstanbul, diğer yanda ailem, annem, kasaba ve keşkelerim… Gül, yanımda omzuna yaslandım. Bir süre sessizce ağladım. Sonra, “Sen gitmelisin, Gül,” dedim, “Sen hayalini yaşa. Ben burada ailemin yanında kalmam lazım belki de.” O an her şey, dostluğumuz, fedakarlık, hayaller, hepsi çözülüyordu sanki.

Gül haftalarca benim gitmemi bekledi, her fırsatta beni Erasmus’a hazırlanmam için motive etti. Ben ise her gece annemle görüntülü konuşuyor, babamın bağırışlarını duymamaya, Gül’e yük olmamaya çalışıyordum. Her gün biraz daha içine kapanıyor, sabahları derslere gitmek istemiyor, yurtta kalınca kasabada olanları düşünmekten uykusuz kalıyordum. Bir akşam, yurt koridorunda tesadüfen öğretmenimiz Selim Hoca ile karşılaştım. Yorgun halimi görünce, “Zeynep, bu yükle tek başına baş edemezsin. Bazen yalnızca kendini değil, aileni de iyileştirmek için kendi yolunda yürümelisin,” dedi. O an içimde tuhaf bir güç hissettim; ya şimdi hayallerimden vazgeçecek ya da bütün zincirleri kıracaktım.

Erasmus’tan bir hafta önce, babamdan bir mesaj geldi: “Beni affet, kızım. Senin yolu açman gerek, ben başkuyumda dibi gördüm.” Babamın aciz sesi, annemin ağlamaları ve Gül’ün kararlı bakışı arasında sıkışıp kaldım. Yine de içimde bir şey ilerlemek istiyordu. Kendi yolumdan gitmek bir bencillik miydi, yoksa ailemi sevmek ve hayatımda yeni bir sayfa açmak mıydı?

Gül’le son konuşmamızda, küçük bir kafede karşı karşıya otururken, bana gözlerimin içine bakarak şunları söyledi: “Zeynep, ben giderken cebime hep seni koyacağım. Ama gidersen, bana değil, kendine bir söz vermiş olacaksın. Kendi hayatının başrolü ol.” İşte o an, birlikte büyüdüğümüz tüm yılların, dayanışmamızın, dostluğun gerçek anlamını anladım: Kimi zaman kendimizi seçmek, başkalarına da umut olur.

Sonunda valizimi topladım, kasabadan arta kalmış bir fotoğrafı cebime koydum ve Gül’le vedalaştım. Annem arkamdan ağladı, babam ise yalnızca “Mutlu ol,” diyebildi. Yurt odasında son kez pencereden Göktürk Caddesi’ne baktım; şehir ışıkları içinde ufaklığım, korkularım ve mahcubiyetim eriyip gidiyordu. Yurtta Gül’le vedalaşırken sarılırken “Bir gün döneceğim,” dedim ama hangimize, nereye döneceğimi kendim de bilmiyordum.

O uçaktaki ilk gece, her şeyden uzakta, yıldızlara bakan o kasaba kızının gözlerinden bir an için yaş süzüldü, sonra yerine kararlılık geldi: Ya hayatı sevdiğim için, ya da sevdiklerimi koruyacak kadar güçlü olduğum için buradaydım. Şimdi dönüp soruyorum; asıl cesaret başkası için mi kalmaktı, yoksa kendin için gitmek mi? Siz olsanız hangisini seçerdiniz?