O Gece Her Şey Değişti: Bir Anne Yüreği Hiç İyileşecek mi?

Gece yarısı, hastane koridorlarında yankılanan ayak seslerim hâlâ kulaklarımda çınlıyor. Saatlerdir ayaktayım; etrafta endişeyle bekleyen insanlarla konuşmuş, gözyaşlarına ortak olmuş, yeni doğmuş üç bebeğin ilk nefesini karşılamış, yorgunluktan çökmüşüm. Kapıda bekleyen genç bir doktor, bana dönüp gülümsedi: “İyi akşamlar, Zeynep abla, yolun açık olsun.” Yorgunluğumu saklamaya çalışarak hafifçe başımı salladım, montumu giyip soğuk kasım gecesine adım attım.

O geceyi asla unutamayacağımı ise bilmiyordum…

Arabama binip kontağı çevirdiğimde, radyoda eski bir Sezen Aksu şarkısı çalıyordu. Gözlerim hafifçe nemlendi. İstanbul’un arka sokaklarından evimize doğru giderken yağmur camı dövüyordu, dışarısı karanlık ve ıssızdı. İçimde tarif edilemez bir huzursuzluk… Bazen insanın kalbi sezdiklerini akla söyleyemez derlerdi, o an ne kadar haklı olduklarını sonradan anlayacaktım.

Sokak lambalarının altına vardığımda yolum polis bariyerleriyle kesildi. Birkaç polis, yüzlerinde ciddi bir ifadeyle, arabaları farklı yönlere yönlendiriyordu. Merakla camımı açtım; içlerinden biri “Hanımefendi, buradan geçiş yok. Lütfen diğer yola sapın,” dedi. Teşekkür edemeden camımı kaldırıp başka bir sokaktan dolandım. O anın ne kadar kritik olabileceğini, kalbimi paramparça edecek olayın tam orada, birkaç metre ötede yaşandığını ise bilemedim…

Eve vardım; ışıklar kapalıydı ama salonun köşesinden hafif bir mum ışığı sızıyordu. İçeri girdiğimde eşim Ali, mutfakta oturmuş başını ellerinin arasına almış haldeydi. “Hayırdır Ali, niye karanlıktasın?” dedim, ama bir cevap gelmedi. O an çalan telefonumun ekranında Cansu’nun – Derya’nın annesi – adı yazıyordu. Telaşla açtım.

“Zeynep abla, Derya’nın yanında kalabilir misiniz? Hastaneye gitmemiz gerekiyor da…” Sesi titriyordu, anlam veremedim ve hemen üst kata çıktım. Oğlum Mehmet bir yere mi düştü, yoksa okulda bir şey mi oldu, aklımdan deli gibi düşünceler geçti. Kızını bıraktıktan sonra Cansu ve eşi hızla arabaya atladılar; ben de Derya’yı sakinleştirmeye çalışıyordum. Tam bu sırada, Ali başını kaldırdı. Gözleri kıpkırmızı, yüzünde dehşet.

“Zeynep, galiba Mehmet… Bir olay olmuş. Ambulans…” diyebildi sadece. O an ellerimden tepsi düştü, bardaklar kırıldı. Nefesim kesildi, bacaklarım titredi. Akabinde telefonum tekrar çaldı: Bu kez arayan karakoldan tanıdık bir polis memuruydu, Kemal Bey. Sesi ciddiydi, yavaşça, “Zeynep Hanım, lütfen sakin olun. Mehmet’in başına bir kaza gelmiş. Şu anda Şişli Eğitim Araştırma’da. Gelmeniz gerekiyor,” dedi. Sonrasını hatırlamıyorum. Ellerim buz gibi soğudu, dilim damağım kurudu, bir el beni tuttuğu gibi arabaya bindirdi. Ali ile birlikte hastaneye ulaşmamız dakikalar sürdü ama bana saatler gibi geldi.

Hastaneye vardığımızda içeri koştum. Koridorda birçok tanıdık yüz, gözlerinde aynı korku… Tüm komşular toplanmış; herkes sessiz, herkes bir duada… Mehmet’i göremiyorum; oda kapısı kapalı, doktorlar içeride. Eliyle gözyaşı silen yaşlı bir hemşire yanıma yaklaştı.

“Elimizden geleni yapıyoruz, Zeynep Hanım. Çok hızlı bir müdahale ettik. Allah yardımcınız olsun.”

İçimi bir korku kapladı. Hastane kapısında dua okuyorum, Ali’nin elleri titriyor. Uyuyakalmış olan küçük kızım Ece, bana sarılarak ağlıyor: “Anne, neden Mehmet ağrıyor, niye Mehmet’i getirmiyorlar?” Gecenin içinde zaman durmuş gibiydi. Gözlerimi odamdan, oğlumun küçüklüğünden ayırıp anı düşünemiyordum. Bir annenin yüreği her an çocuğunu düşünür derlerdi; ama hiç, onun başına böyle bir şey geleceğini kabullenemez.

Bir saat gibi gelen onlarca dakika sonra doktor, kapıdan çıktı; bakışlarında bir burukluk. Bize bakarken sustu; birkaç saniye sonra “Kafasına aldığı darbeyle ağır bir beyin sarsıntısı geçirdi. Şu an komada, hayati riski sürüyor. Kısa sürede durumu netleşecek.” Sanki bir şaka gibiydi bu. Bir bakış yetti Ali’nin gözlerinde bin parçaya bölünmeye…

Hatırlıyorum: Mehmet henüz daha on yaşında, okula başladığı ilk gün elimden tutmuştu. Hep güçlü olup bana kendini göstermek isterdi. O gece, iş çıkışı yolda polis bariyerini gördüm ya… Sonradan öğrendim ki, oğlum Mehmet, Cansu’nun annesiyle birlikte olduğu sırada sokakta bisiklet sürmüş; yağmur nedeniyle kayganlaşan yolda bir arabanın çarpması sonucu o anda oracıkta ağır yaralanmış…

Suçluluk yemeye başladım. Neden onu bana emanet etmediler, neden hep çalışmak zorundaydım? Eğer ben daha önce evde olsaydım ya da mesaiye kalmasaydım, Mehmet hâlâ güvende olur muydu? Karşımdaki polis “Kazanın kusuru sürücüde,” diyordu, ama bir anne bunu kolayca kabul edemez ki! Ya o anda yanında olsaydım, ya ona bir uyarı verseydim, ya daha bilinçli davransaydım? İçimdeki suçluluk, keder, pişmanlık boğazımda düğüm düğüm…

Gece sabaha döndü, hastane koridorunda tüm komşularımız, arkadaşlarımız bizden haber bekledi. Her geçen dakika, içimde Mehmet’in yanımda olma umudu giderek azalıyordu. Ali sustu, Ece sesini çıkarmıyor. O sabaha karşı, bir annenin yaşadığı duyguyla ancak yaşanır diye anlatabilirim; hani içinizden bir parçanın kopup gittiğini, ona yetişip tutamadığınızı…

Mehmet’in yanına, başında bandajlarla, sessizce uzandım. Elini tuttum, hafifçe parmaklarını bastırdım. Nefesi değişiyordu, bazen az, bazen çok. “Anne buradayım, oğlum, bırakma beni!” diye fısıldadım kulağına. Son kez ona masal okuduğum geceleri hatırladım. Her şey ne kadar da kırılgan…

O an hemşire içeri girdi: “Dua edin, Zeynep Hanım. Dualarınıza ihtiyacı var.”

O ana kadar insanın kalbi neyle ayakta durur, inanmazdım. Ama annelik belki de en çok o zaman bir varlık kazanıyor: Hiç bitmeyen bir umutsuz umut…

O günlerce süren bekleyişler; defalarca tekrarlanan “Bir umut var mı?” soruları… Her hastane günü, her sabah, her gece… Dostlar, komşular, hiç tanımadıklarım bile destek olmaya çalıştı. Ama bir annenin içindeki boşluk, hiçbir dua, hiçbir kelimeyle dolmuyordu. Kızım Ece’nin uykusunda “Mehmet ne zaman eve dönecek anne?” diye ağlayışı… Ali ile aramızdaki o sessiz uzaklık, her geçen gün büyüyerek acının yeni bir şekline döndü. Çünkü acı sadece kayıpla sınırlı değil, acı zamana yayılıyor, sessizce derinleşiyor.

Mehmet’in öğretmeni, onun çok iyi bir çocuk olduğunu, arkadaşlarını her zaman koruduğunu anlatırken gözyaşlarını tutamıyordu. “O okulumuzun neşesiydi, Zeynep Hanım,” dedi. Kendi kendime sorup durdum: Bir annenin yüreği ne kadar acıya dayanır? Suçlulukla nasıl baş edilir? Mehmet’in başına gelenin yükünü kim taşır? Bir annenin kendini affetmesi mümkün mü gerçekten?

O gece her şey değişti, bir daha geri dönmeyecek gençliğim, umudum… Ama annelik böyle bir şey; acının içinde kaybolsan bile, umut etmeyi hiç bırakamıyorsun. Hayatta kendi pişmanlıklarımla, kaygılarımla yaşamak nasıl mümkün olacak? Bir annenin yüreği, böyle bir geceyi nasıl kaldırır? Siz olsanız ne yapardınız, suçluluk duygusuyla nasıl baş ederdiniz? Yorumlarınızı merak ediyorum…