Acı Domatesler: Kavanozların Ardında Kalan Hayatlar
“Yeter artık, Zeynep! O domatesleri de mi bana bırakmayacaksın?” diye bağırdı ablam Ayşe, elleriyle tezgâha vururken. O an mutfağın havası birden ağırlaştı, kavanozların camdan yansıyan ışığı bile sanki titredi. Annemin ölümünden sonra evde kalan son kavanoz domatesleri paylaşıyorduk; ama mesele domates değildi, bunu ikimiz de biliyorduk.
O an içimde bir şey koptu. “Ayşe abla, ne olur… Sadece iki kavanoz istiyorum. Sen zaten çoğunu aldın,” dedim, sesim titreyerek. Ama o, gözlerini kaçırdı, dudaklarını sıktı. “Senin ne hakkın var ki? Annemle ben ilgilendim yıllarca. Sen İstanbul’da rahat rahat yaşarken biz burada çürüdük!”
İşte o an, çocukluğumun bütün kırgınlıkları birden üzerime yıkıldı. Annem hastayken ben üniversiteyi kazanıp İstanbul’a gitmiştim. Ablam ise köyde kalıp anneme bakmıştı. Herkes bana ‘başarılı kız’ gözüyle bakarken, ablamın sessiz öfkesi yıllar içinde birikmişti. Şimdi ise bu öfke, annemin eski mutfağında, kavanoz domateslerin başında patlıyordu.
Babamın ölümünden sonra annemle aramızda kalan tek bağ, bu mutfaktı. Her yaz birlikte domates kaynatır, kış için kavanozlara doldururduk. Annem elleriyle domatesleri doğrarken bana hep şunu söylerdi: “Kızım, ailede en önemli şey paylaşmaktır. Kavanozun kapağını sıkıca kapatmazsan içindekiler bozulur.” O zamanlar anlamazdım; şimdi ise her şeyin kapağı çoktan sıkıca kapanmıştı.
Ablamla aramızdaki tartışma büyüdü. “Senin için kolay tabii! Büyükşehirde işin gücün var, burada kimseye bakmak zorunda değilsin!” dedi Ayşe. “Ben de isterdim gitmeyi ama annemi bırakıp nasıl gidecektim?”
O an sustum. Çünkü haklıydı. Ben kaçmıştım; o ise kalıp yükü sırtlamıştı. Ama bu yükün ağırlığı şimdi bana öfke olarak dönüyordu.
Küçük kardeşim Mehmet ise köşede sessizce oturuyordu. O her zaman arada kalırdı; ne ablam gibi öfkeli ne de benim gibi kaçak… “Ablalar, lütfen… Annem böyle olsun istemezdi,” dedi usulca. Ama sesini kimse duymadı.
O gece annemin eski odasında uyuyamadım. Tavanın çatlaklarına bakarken çocukluğumun yazlarını hatırladım: Annemle birlikte domatesleri yıkarken şarkı söyleyişimiz, ablamın bana kızıp sonra sarılması… Şimdi ise aramızda sadece kırık kavanozlar ve söylenmemiş sözler vardı.
Ertesi sabah köyde dedikodular başlamıştı bile: “Ayşe ile Zeynep yine kavga etmişler.” Komşu Hatice Teyze kapının önünde beni görünce başını salladı: “Kızım, annenin kemikleri sızlıyordur şimdi.” İçimde bir utanç dalgası yükseldi.
Ablamla konuşmaya karar verdim. Onu bahçede buldum; elleriyle toprağı eşeliyordu. Yanına oturdum. “Ayşe abla… Haklısın. Ben kaçtım, sen kaldın. Ama annem hep paylaşmamızı isterdi. Ne olur, bu kavanozlar için birbirimizi kaybetmeyelim.”
Ablam gözlerini silip bana baktı: “Zeynep… Ben sadece yoruldum. Herkes seni överken ben burada unutuldum sandım.”
O an ona sarıldım; ikimiz de ağladık. Ama biliyordum ki bu gözyaşları yılların kırgınlığını silemeyecekti.
Miras meselesi de hâlâ ortadaydı. Annemin evi ne olacaktı? Ablam köyde kalmak istiyordu; ben ise satıp parasını paylaşalım diyordum. Mehmet ise “Ne olur kavga etmeyin,” diyordu sadece.
Bir akşam sofrada yine tartışma çıktı. Ayşe abla bağırdı: “Evi satarsan beni de öldür!” Ben ise “Bu evde herkesin hakkı var!” dedim. Mehmet araya girdi: “Belki de evi kiraya verip parayı paylaşmalıyız.” Ama hiçbirimiz tam olarak ikna olmadık.
Geceleri annemin eski yastığında uyurken onun kokusunu hâlâ hissediyordum. Bir gece rüyamda annemi gördüm; bana gülümsedi ve “Kızım, kavanozun kapağını açmadan içindekileri göremezsin,” dedi.
Sabah kalktığımda kararımı verdim: Ablamla yeniden konuşacaktım. Onu mutfakta buldum; elinde yine bir kavanoz vardı. “Ayşe abla… Belki de annemin istediği gibi yapmalıyız: Paylaşmalı ve birbirimizi affetmeliyiz.”
Ablam uzun süre sustu; sonra gözleri doldu: “Zeynep… Ben seni hiç affedemedim galiba.”
İşte o an anladım ki mesele domatesler ya da ev değilmiş; mesele yıllardır biriktirdiğimiz kırgınlıklar ve söyleyemediklerimizmiş.
Şimdi bu eski mutfakta yalnız başıma otururken, bir kavanozun kapağını açıyorum ve düşünüyorum: Acaba biz Türk aileleri olarak neden en çok sevdiklerimize en derin yaraları açıyoruz? Sizce affetmek mi zor, yoksa geçmişi bırakmak mı?