Açmamam Gereken Kapı: Bir Aşkın Beni Yeniden Yazdığı Hikâye

Sanki dün gibi hatırlıyorum… Ne zaman yağmur yağsa, gökyüzü böyle kederli kaldığında, annem bir çay demliyor mutfakta. O gün ise bambaşka bir yağmur yağmıştı; gökyüzüyle birlikte ben de ağlıyordum. Kapı zilime ne zaman ani bir şekilde basılsa, kalbim tuhaf bir şekilde sıkışır. O gece yine öyle oldu. Saat gece yarısına yakındı. Evim bomboş—yaşadığım hayat gibi. Üsküdar’da eski bir apartmanın üçüncü katındaydım. Bilgisayarımın başında, eski aşkları, hatırlamak istemediğim anıları sosyal medyada gezinerek savuşturuyordum.

Birden kapı zili çaldı. “Kim bu saatte, Allah aşkına?” diye söylendim, ayaklarım ağır ama meraklı. Kapının ardında kimseyi beklemiyordum. Kulağımı kapıya dayadım önce, nefeslerin hızla attığını, anlık bir sarsıntı yaşandığını hissettim. Kapıyı araladım. O anda gördüğüm yüz… Yıllar önce tek hamlede, acımasızca hayatımdan kopardığım Cem’di. Hani şu gençliğimi, umutlarımı, naif sevgimi öğrenci evlerinde ucuza harcamış adam.

“Zeynep… Lütfen, konuşmamız lazım. Ne olur kapıyı kapatma.”

Ayaklarım titredi, içimdeki öfke kalbimden dışarı taşmak ister gibi vurdu “Ne konuşacağız Cem? Her şey bitti sandım ben. Sen de bitmiştin benim için!” dedim, sesim çatallandı. Cem’in elleri cebindeydi; başı önünde.

“Yalnızca dinle. Bir beş dakika ver. Yoksa hayatımın geri kalanında bunun pişmanlığını yaşayacağım,” dedi. Dokunsam yıkılacak gibi duruyordu. Kalbim pır pır etti. Annemin sesi zihnimde çınladı: “Geçmişin hesabını sadece yüreğinle ödeyebilirsin, kızım.”

İçeri aldım—belki saçmaydı, belki gururumun son kırıntılarını veriyordum ama sanki bilmediğim bir sona mecburdum. Cem, mutfağın eski sandalyelerinden birine oturdu. Çay koydum. Sustum uzun süre.

Neden döndün Cem? Neden şimdi?”

Derin bir iç çekti. “Zeynep, hayat bana yıllarca cehennem oldu. Ne yaptıysam seni unutamadım, affedemedim de kendimi. Babam öldü, annem hasta. İstanbul’da her köşe bana seni hatırlatıyor. Yeni bir hayata başlamış olabilirdik. Oysa ben, Salı gecelerini Samsun’a, oradan da Dereağzı’na kaçırdım. Ama hiçbir yere varamadım, çünkü senin eksikliğin peşimden geldi.”

O an öfkemle, hatıralarım savaştı içimde. Biz Boğaziçi’nde tanıştığımızda, Cem çabuk aşık olan, her buluta dokunmak isteyen bir çocuktu. Birlikte saatlerce kampüste hayal kurar, gelecek için saf umutlar beslerdik. Sonra, bir gece habersizce gitmişti. Ailem bana, “Sakın kimseye güvenme, hele hele akşamdan sabaha kabuğunu terk edene hiç,” demişti. O gidişin üstünden dört sene geçmişti.

Cem’in gözleri, anneciğimin mezarını ziyaret ettiğimde hissettiğim sızıyla aynıydı. Mahcubiyet, pişmanlık ve içten bir kaybolmuşluk… “Zeynep, senden izin istemeye geldim. Tekrar başlamak gibi bir şey olamaz. Bunu biliyorum. Ama seni affetmeden, kendi yoluma da devam edemiyorum,” dedi.

Bunu duymak beni şaşırtmadı. Ama ironik olan, içimde bir yere hala Cem’e dair sevgi kırıntısı kalmış olmasıydı. O gece ona bir oda verdim. Birkaç günlüğüne kalacaktı. Babamdan kalan eski yatağına uzandı; ben de salonda, gözlerim tavanda öylece düşündüm. O uyurken ben geçmişimin ağırlığında geziniyordum.

İstanbul’da sabah güneşi öyle bir doğdu ki, sanki geceyi alıp silkeledi. Cem, bana eski hatıralarımızdan bir defter getirmiş. “Bak, burada birlikte yazdıklarımız. Gelecek hayallerimiz vardı.” diye uzattı. Okudukça içim cız etti. Hayallerimizden geriye sadece birkaç satır kalmıştı. Dışarıda martılar bağırıyor, ben soluğumu tutuyordum.

O gün annemden bahsettik uzun uzun. Annem öldüğünde Cem yanımda değildi; en çok ona kızmıştım belki de bundan.

“Zeynep, ben o gece aynada kendimi tanıyamadım. Ne olduğumu, neyi kaybettiğimi, annenden duyduğum o eski sözleri… Hepsi kulağımdaydı. Şimdi anlıyorum ki, aşk her zaman affetmekle ilgili değilmiş. Kendini affetmeye başlamak gerekiyormuş.”

Bir insanı affetmek zor. Hele ki, seni en savunmasız anında yaraladıysa… Kardeşim Melis başka şehirdeydi, ona anlatamadım. Ailemle ilişkilerim, Cem yüzünden zaten incecik bir ipte sallanıyordu. Babam, annem sağken gece cemiyetlerine gitmemize bile tahammül edemezdi. Annem ise sessizce gözyaşı dökerdi, “Yuvanı yıkan olur mu, kızım?” derdi.

Cem’in ziyaretinden üç gün sonra, bir akşam eve Melis geldi. Yüzünde hafif bir telaş vardı. Cem’in ayakkabılarını görünce gerildi.

“Sen onu affetmedin, değil mi abla? Yine aynı tuzağa düşmeyecek kadar akıllı olduğunu sanıyordum.”

Kalbim kırılmıştı. “Melis, bazen bazı kapıları kendimiz açmamız gerekiyor. Kapalı tutunca iyileşmiyor; sadece daha karanlık bir hayat oluyor.”

Melis sustu. O gece birlikte oturduk. Cem ile aramda bir şey olmadığını, sadece geçmişin hesabını kapatmak zorunda olduğumu anlattım. Ama ailemizin kalbinde yeni bir yara oluşmuştu.

Evde sabahlar birbirine karışıyordu. Cem mutfağın bir köşesine sessizce kahvesini içiyordu. Çocukluğumdan çıkmayan eski radyoyu açtım. Bir şarkı çaldı; “Ayrılık da sevdaya dahil…”

Bir gün, Cem’in annesinde kalp krizi oldu. Hemen ailesinin yanına gitmeliymiş. Gitmeden önce bana dönüp, “Zeynep, teşekkür ederim. Bana ikinci bir şans vermedin—ama kendimi konuşmama izin verdin. Sana borçlandığım her şeyden bir nebze olsa da hafifledim,” dedi.

Ben ise, uzun yıllar ne zaman bir kapı çalındığında irkildiysem, şimdi o kapının kapanış sesine içim acıyarak el salladım. O giderken, belki de ilk kez gerçekten kendi hayatımı başlatmıştım. Cem’i affetmemiştim—belki de affetmeyerek kendime yeni bir yol açmıştım.

Şimdi, akşamları mutfağımda oturup çay demlediğimde, geçmişimi düşünüyorum. Her açtığım kapının ardında yeni hesaplar, yeni yüzleşmeler olduğunun farkındayım. Ama en çok da, kalbimde hala kapatamadığım bir başka kapı olup olmadığını merak ediyorum.

Siz olsanız, geçmişinize böyle bir şans verir miydiniz? İnsan en çok kendini mi affetmeli, yoksa karşısındakini mi?