“Oğlumun Nişanlısının Babasıyla İlk Buluşmada Utanç: Aile Onuru mu, Anlayış mı?”
Kapı açıldığında ince bir rakı kokusu yüzüme vurdu. Ayağında terlikleriyle karşıma çıkan Ahmet Bey’in gözleri kızarmış, konuşmasında hafif bir pelteklik vardı. Güya oğlum Kerem’le kızları Buse’nin nişanlı ailelerinin ilk buluşmasıydı bu akşam. Yaşadığım hayal kırıklığı, tartışılmaz ağırlıkta içimi ezdi o an. Ama belli etmemeye çalıştım; bizim ailede meseleleri açıkça ortaya sermek hoş karşılanmaz. Yavaşça selam verip içeri girdim. Eşim Derya kolumdan hafifçe çekiştirip kulağıma fısıldadı: “Bak, belli ki sıkıntısı var adamın. Bu akşamı kabusa çevirmeden, oluruna bırak.” Ama oğlumla göz göze gelince, yüzünden utancını ve çaresizliğini okuyabiliyordum.
Salona geçip oturduk. Masanın üzerinde çeşit çeşit mezeler, ana yemekten habersiz elle kapılmış kuruyemişler, ortaya da süzülmüş rakı bardağı… Fatma Hanım, Buse’nin annesi, ortamı toparlamaya çalışıyordu. “Buyurun, hoş geldiniz, biraz sıkışık oldu ama gönlümüz bol” diye lafı çevirmeye çabalasa da, Ahmet Bey’in eğreti neşesi ortamı dominant kılıyordu. Biz daha çorbayı içmeden, Ahmet Bey üçüncü kez kadeh kaldırdı: “İki çocuğumuz birbirini sevmiş, helal olsun! Ama aile olmak kolay değil. Birbirimizle de alışmamız gerek değil mi, kız İsmail Bey?” Gözleri parlıyordu, yanakları pembemsi ve sesi fazla yüksek. Sessizlik oldu. O an, ailemizin huzuru ve oğlumun geleceği arasında bir seçim yapmak zorunda kaldığım gerçeğiyle göğsüm sıkıştı. Kendimi zor tuttum; geçmişte babamın da bazen sofrada fazla kaçırdığında yaşananlar hep gözümün önüne geldi, utancın ne olduğunu en iyi bilenlerdendim.
Kerem’in yüzündeki huzursuzluk yenilmiş bir savaşçı gibi. Buse ise mahcup, annesine dönüp arada bir göz kırpıyor, arada masanın altından Kerem’in elini sıktığını fark ediyorum. Ahmet Bey’in lafları gittikçe coşuyor; bir ara bana dönüp: “Sen örnek bir aile babası gibi görünüyorsun, ne iş yapıyordun İsmail Bey? Haa, muhasebeciydin değil mi? Rakımı bitmeden sorayım, belki sonra cevabın değişir!” dediğinde ortamı kurtarma sorumluluğu bana düştü. “Hayat boyunca yanlış hesap yapmadım, yanlış karar da vermemeye çalışırım Ahmet Bey,” dedim, gözlerinden kaçmadan. Hafifçe güldü, bir anlık sessizlik oluştu. Fakat o gece, en ağır taşın omuzlarımda olduğunu hissettim.
Yemek ilerledikçe Ahmet Bey’in ses tonu yükselmeye, çatalı vurarak ritim tutmaya başladı. Bir noktada, eski bir arkadaşının nasıl nankör çıktığını anlatmaya daldı, gözleri yaşlı. “Bakın gençler, herkes birbirine ihanet edebilir. ‘Aile’ dediğin, arkanı döndüğünde de seni utandırmayan, yanında olandır!” dedi. Gözleriyle beni suçlarcasına bakınca, Derya’nın dizini sıkıca tuttuğunu hissettim. Birçoğumuzun gençliğinde gördüğü ama misafirlikte yaşanmasını istemediği bir tablo.
Masanın üzerine eğilip oğluma fısıldadım: “Bak, bu geceyi unutma. Kalbinle aklını aynı kefeye koyacaksın, çok iyi bak, kiminle aile oluyorsun.” Kerem başını öne eğdi: “Baba, Buse’nin suçu yok, Ahmet Bey bazen böyle oluyormuş. Lütfen kırma ortamı…”
Sessiz kaldım. Bazen susmak, en büyük cevaptır. Derya ise elinde peçeteyi kıvırıp duruyor; Fatma Hanım ise, eşini kurtarma telaşıyla masadaki boş kadehleri topluyor. Fakat Ahmet Bey’in içsel fırtınası bitmiyor. En sonunda, Buse dayanamayıp babasına dönüyor: “Baba lütfen, yeter bugün… Misafirlerimiz var.” Gözleri doluyor. O an, içimdeki öfke kendini çaresiz bir acıya bırakıyor. Kız çocuğum olsaydı, onun da babasından utanmasını ister miydim? Yıllardır başkasının kızına kendi çocuğum gibi bakarken, şimdi başkasının babasının ayıbını yutmaya çalışıyordum.
Yemek bitiminde zoraki bir fotoğraf çekildi, herkesin suratında gergin bir tebessüm. Arabaya bindiğimizde Derya derin bir nefes aldı: “İsmail, bu aileyle işimiz zor. Buse iyi bir kız ama kim bilir neler çekmiştir.” Yol boyunca suskun kaldık. Kerem ise eve döndüğümüzde bana dönüp: “Baba, ne olur Buse’yi anlamaktan vazgeçme. Onu çok seviyorum. Ahmet Bey her zaman böyle değil, yemin ederim. Söz veriyorum, ailemi utandırmayacağım.”
Ama ben, işte gece boyunca yaşananların ağırlığıyla mutfak masasına çöktüm, ellerim titriyor. “Ne yapmalı baba?” diye tekrar sordu Kerem. Bir yandan oğlumun aşkına inanasım, bir yandan aile onurunu koruma sorumluluğum. Ebeveyn olmak böylesine iki uç arasında inip çıkmak mı? Derya ise kaynana olmanın yüküyle, bana dik dik bakıyor: “Ahmet Bey’in alkolle başı belada. Herkesin bir derdi var ama aile olacaksak, en başında neye ‘evet’ dediğimizi bilmemiz gerekmez mi? Ben Buse’yi severim ama bir daha böyle bir gecede bulunamam.”
Sonunda gece yarısını geçerken oğlumun yanına oturdum. “Bak oğlum, herkesin eksiği fazla. Ama bazı yaralar bireyin ötesine geçip ailesine de zarar verir. Sen kalbini ne kadar sevdayla doldurursan doldur… Evlilik sadece iki insanın değil, aynı zamanda iki aile arasında kurulan bir yoldur. Bugün yaşadığımız sarsıntı, sandığından daha büyük bir işarettir. Buse iyi, anlayışlı, güçlü; ama ailesinin sorunlarını da sırtında taşıyor. Senin omuzların buna dayanır mı?”
Oğlumun gözleri doldu. “Baba, ben Buse için her şeye razıyım ama bu yükü senin hak etmediğini biliyorum.” Aramızdaki sessizlik derinleşti. O an, anladım ki, gerçek sevda mücadelesi sadece âşıklar arasında değil, ailelerin arasında da yaşanıyor. Bizim kültürümüzde, “elalem ne der” kaygısı ve aile onuru, bireysel mutlulukla sürekli çatışır. Ben şimdi oğlumun yanında mı olmalıyım, yoksa kendi değerlerim uğruna onu bu ateşe atmamayı mı tercih etmeliyim?
Bunu yaşayan sadece biz miyiz, yoksa aileler arasında böyle sırlar, yaralar hep konuşulmayan birer gölge gibi mi dolaşır? Ben şimdi, oğlumun mutluluğu için geçmişi ve çekincelerimi bir kenara bırakmalı mıyım, yoksa önce ailemin onurunu mu korumalıyım? Siz olsanız, hangi kararı verirdiniz?