Saat Üçte: Sessizliğin Çığlığı

Saatler gece üçü göstermeye başladığı anlarda, deli gibi atan kalbimin sesi uykumu böldü. Havanın ağırlığı üzerime çökmüştü sanki; göğsümde tarifsiz bir sıkıntı, içimde söyleyemediklerimin gürültüsü yankılanıyordu. Uzun süredir yaşadığım bu huzursuzluk öylesine büyümüştü ki, en ufak bir sesle bile irkiliyordum. Tam o anda, Elif’in odasının kapısından gelen cılız bir gıcırtı karanlığın içine kurşun gibi düştü. Uykudan yeni uyanmış, gözlerim hâlâ puslu, ama içimde tarifsiz bir telaş vardı. ‘Elif, kızım iyi misin?’ diye kendi kendime fısıldadım. Cevap yoktu.

İki haftadır gece yarısı aynı saatte uyandığım oluyordu. Elif’in son zamanlardaki sessizliği, uzun saatler boyunca kapanıp odasından çıkmaması, okulu bahane ederek soğuyan bakışları… Tüm bunlar içimi kemiriyordu. Kendime tekrar tekrar “Anne olarak hata mı yapıyorum?” diye sormaktan yorgun düşmüştüm. O gece ise başka bir şey vardı. Evin salonuna gizlice yerleştirdiğim küçük kameranın hafıza kartındaki görüntüleri izlemek, belki içimi rahatlatır ümidiyle televizyonun köşesine gizlediğim USB’yi elime aldım. Ellerim titriyordu. Ekrana ilk tıklayışımda gördüklerim bir annenin taşıyamayacağı kadar büyük bir ağırlıktı.

Görüntüde, Elif’in odası belli belirsiz bir ışıkta, kapı ağır ağır açılıyordu. Odaya giren uzun gölgeli bir adam… Eşim Ömer. Elif sessizce ağlıyor, babasına cevap vermemek için yastığına yüzünü gömüyordu. Ömer ona doğru birkaç adım attı, ‘Yine mi ağlıyorsun Elif? Seninle nasıl konuşacağız biz?’ dedi boğuk sesiyle. Elif’in titreyen sesi ise odamın içinde yankılandı, ‘Ben… Yalnız kalmak istiyorum, lütfen.’ Ömer bir an durdu, sonra usulca odadan çıktı. Ama Elif’in gözyaşları… Onları unutamam. O an, bıçak gibi içime saplanan gerçek şuydu: Bir şeyler fena halde yolunda gitmiyordu. Elif bana hiçbir şey anlatmamıştı ama bu kadar sabrı, bu kadar korkusu boşuna olamazdı.

Ertesi sabah Ömer işe gittiğinde Elif’in yanına usulca yaklaştım. Kapısını çaldığımda bir an, kaçacak delik arar gibi ürkekti. Yatağının kenarına oturduğumda gözlerinde büyümüş bir çocuk hüznü vardı. ‘Bir tanem… Bu aralar çok sessizsin. Babandan korkuyor musun?’ dedim. Gözleri vereceği cevabın ağırlığında doldu. ‘Anne, herkes kendi yolunda, ama ben yanlış bir yerdeyim gibi hissediyorum. Baba bazen… çok sert.’ İçimden geçenlerin ağırlığıyla sarıldım ona.

Elif’in yaşadığı gerilimin kökünü bildiğim hâlde, Ömer’le yüzleşmeye cesaret edemiyordum. Eşimle on beş yıllık evliliğimizde ilk kez bu kadar uzak ve buz gibiydik. Eskiden birbirimizin gözlerine bir şeyler anlatmak için bakardık, şimdi ise o bakışlarda kaybolmuştum. Akşam, masada sessizlik yine aramızda bir duvar gibi yükseliyordu. Elif usulca kaşığını tabağına bırakıp odasına çekildi. Ömer’in ifadesiz gözlerinde ne hissettiğini, aklından ne geçtiğini anlamak mümkün değildi. Oysa ben, içimdeki yangını saklarken ağzıma gelen binlerce kelimeyi yutmak zorunda kaldım.

Birkaç gün sonra, Elif’in okulundan arandım. Müdür hanım, ‘Elif bu aralar içine kapanık, derslerinde ciddi bir düşüş var. Ailede bir sorun mu var?’ dediğinde sesim titreyerek, ‘Biraz, evet. Biraz zor bir dönemden geçiyoruz’ diyebildim. O an, meseleyi daha fazla görmezden gelemeyeceğimi anladım. O gece, Ömer’i karşıma alıp konuşmaya karar verdim. Ellerim buz gibiydi.

‘Ömer, bir süredir Elif’in odasına gece giriyorsun. Bunu neden yapıyorsun?’ dedim. Yüzüne donuk bir şaşkınlık yerleşti, sonra öfkeye döndü. ‘Sen ne diyorsun Zeynep? O benim kızım, ilgileniyorum. Sen de anne değil misin, hiç ilgilenmiyor musun?’ Sesindeki soğukluk içimi ürpertti. ‘Ben ilgileniyorum ama Elif ağlıyor, korkuyor. Neden ona bu kadar baskı yapıyorsun?’ dediğimde ani bir hareketle masadan kalktı, ‘Seninle tartışmak istemiyorum, saçma sapan şeyler uyduruyorsun!’ diyerek odadan çıktı. Kapı çarpıldı, evin tüm koridorlarında yankılandı bu öfke.

O görüntüler ve Elif’in korkulu bakışları zihnimde dönüp duruyordu. Gece yarısı yine uyanınca, dayanamayarak kızımın odasının kapısını açtım. Elif gözleri açık bir şekilde tavana bakıyordu. Sessizce yanıma geldim, sarıldım. ‘Sana zarar gelmesine izin vermeyeceğim’ dedim. Dudaklarımdan dökülen sözler, adeta kendime de bir söz gibiydi. O anda karar verdim: Ya Elif’i koruyacağım ya da bu sessizlik hepimizi yok edecek.

İki seçenek vardı önümde; ya susup, ailemizin dışarıdan kusursuz görünen yapısını koruyacak, acıları kendi içimize gömecektik ya da konuşup, korkuları ve suskunlukları ortaya dökecektim. Bir sonraki sabah, Elif’in kahvaltı masasındaki küçücük ellerinin titrediğini fark ettim. Dayanamadım, ona ‘Kendini hiç yalnız hissetme. Ne olursa olsun, önce senin annem,’ dedim. Elif gözyaşlarını saklamadan bana sarıldı.

O hafta sonu annemin evine gittim. Anneme gördüklerimi anlatmaya çalışırken boğazımda kocaman bir düğüm oluştu. Annem, ‘Evladım, çocuk önce annesinin sığınağıdır. Ne yaparsan yap, Elif’i koru’ deyince gözyaşlarımı tutamadım. Onun desteği ile, bir terapiste gitmeye, Elif’i de götürmeye karar verdim.

Sabahları henüz güneş doğmadan içimi kemiren suçluluk duygusu ve korku hâlâ benimle ama artık nereye gideceğimi daha iyi biliyorum. Ömer ise hâlâ eski öfkesinde direniyor, evliliğimiz her geçen gün biraz daha çatırdıyor. Ama oğlumun gözü önünde, kızıma bir daha kimse gözdağı veremez. Hayatımızda yaptığım en zor seçim buydu, ama başka bir anneye bu hikayeyi anlatırken bile, hıçkırıklarımı saklamadan şunu sorabilirim:

Evlatlarımızı korumak için hangi sırları açıklamaktan, hangi felaketleri göğüslemekten kaçınabiliriz? Siz olsaydınız, aile birliğinin hatrı uğruna sessiz kalır mıydınız, yoksa her riski göze alıp çocuğunuzu seçer miydiniz?