Çok Acıttı: Annem Babam Arasında Kendi Mutluluğumu Ararken
“Oğlum, ne olur babana biraz para ver. Bak, bu ay da yine yetişemedik faturaları ödemeye…” Annemin sesi titriyordu telefonda. Dalgalar gibi inip çıkıyordu, bense gözlerimi kapatıp odada bir ileri bir geri yürümeye başladım. Elim titreyerek maaş kartımı sıkıyordum. Kaçıncı kez yine aynı sahne; İstanbul’da, küçük bir devlet kurumunda memurluk yapıyordum ama neredeyse kazandığımın yarısı hala Yalova’daki anne-babama gidiyordu. 27 yaşındaydım ve hayata, başka herkes gibi bir adım önde başlamak varken, babamın borçlarının ve annemin kaygılarının yükünü omzumda hissediyordum.
Dışarıda bahar yağmuru vardı. Okuldan sonra eve gelince ilk iş çayı demledim, belki buharı üzerimdeki bu kasveti azaltır dedim. Ama annemin son sözleri kulaklarımda çınladı: “Bir gün bize de kıyamazsın, değil mi?” O kadar ince ve suçlayıcı bir cümleydi ki… İçimde sanki biri sıkı sıkı bir düğüm attı. O an tek başıma bir sandalyeye yığıldım, annemle babam arasında sıkışmış, hiçbir yere ait değilmiş gibi hissettim.
Çocukluğumdan beri ailemde huzur çok kısa aralıklarla uğrardı. Babamın işten atıldığı, geceleri oturup annemle kavga ettikleri günleri unutamıyorum. Evde huzur ne zaman bitecek diye köşe bucak kaçtığım zamanlardı. Lise yıllarında bile “Aman başka bir şehirde üniversite kazanırsın, kurtulursun” diyordum. Kazandım da. Ama kurtulamadım, çünkü bir şekilde kurtulamıyorsun. Onların dertleri kök gibi peşinden geliyor.
Üniversitede ilk defa harçlık meselesi çıkınca, ailemdeki sıkışıklığın farkına vardım. Daha okurken, “Senin okuman için kredi çekmek zorunda kaldık” diye bana sitem ettiler. Sonra çalışmaya başlayınca, bu kez babam işsizliğinden, annem pazardan eve sebze dahi alamamaktan yakındı. Benim maaşım da, umutlarım da tam anlamıyla bölünmüştü. Arkadaşlarım tatile giderken ben elektrik faturası yatırıyordum. Sevgilimle dışarda kahve içmeye bile çekinerek gidiyordum, çünkü ne zaman telefonum çalsa “Evladım, eve bir beş yüz lira yollar mısın?” diye sorulacaktı.
Bütün bu yıllar boyunca çok ağladığım geceler oldu. Yetememe, yetişememe duygusu… Ama annemi ve babamı da ortada bırakmaktan korkuyordum. Onlar tek dayanağım diye düşünürdüm; bana küçükken getirdikleri dondurmalar, öptüklerinde hissettiğim sıcaklık… Ama bir yetişkin olunca, sırf ben büyüdüm diye hayatlarındaki yükü bana yıkmalarının normal olup olmadığını hep sorguladım.
Bir gün yine telefonda babam, sesi alkollü ve yorgundu. “Senin yaşında ben çoktan kendi ailemi geçindiriyordum oğlum, bize para göndermek sana bu kadar zor mu?” dedi. İçimde ince uzun bir öfke birikti. “Baba, ben kendi hayatımı kurmak istiyorum. Yıllardır bunları sırtlandım, ne zaman bana destek olacaksınız?” dedim. Cevabı çok acıydı: “Biz sana çocukken verebildiğimizin en iyisini verdik, şimdi sıra sende.” Ardından bir sessizlik oldu. Annem araya girip, “Ama biz başka kime güvenelim, oğlum?” dedi. Yutkundum eve gelen dokunaklı yalnızlıkla. Kimseye anlatamadığım bir baskı bu: Sürekli borçlu olmak, sadece para anlamında da değil; insan onurunu da birilerine ödünç bırakmak gibi… Mutluluğum bir türlü önüme gelemiyordu. İş yerinde sırf gülümseyen, bir kolisiyle çay, diğeriyle faturaları ayarlamaya çalışan bir tiptim. Evim, bana ait olmayan bir istasyon gibiydi.
Arkadaşım Derya, “Neden onlara hayır diyemiyorsun? Senin de bir yaşamın var! Düşünsene, bir ev alsan, araban olsa, hatta evlenmeyi düşünsen… Hep sen sırtlanacaksın, bunu sen seçmedin ki!” dedi bir gün. Gözlerim doldu, çünkü haklıydı. Ama annemin ağlarkenki halini düşündükçe, cesaretim kırılıyordu. Kız kardeşim Ayşe de bana çok kızıyordu: “Bir tek sen mi varsan bu dünyada? Ben de çalışıyorum ama beni bu kadar zorlamıyorlar.” Farkında olmadan ailenin yükünü tek başıma taşır hale gelmiştim. Evimize uğradığımda yaptığım bir tabak fasulyenin kokusunda bile babamın, “Keşke annen de böyle güzel yemek yapabilseydi,” diye sitem ettiği zamana dönerdim; annem bir köşede sessizce ağlardı.
Bir gün birikimimle hiç evlenemeyeceğimi fark ettim. Kendi mutluluğum için hiçbir şey yapmamıştım. Hayatımın en boğucu sabahı, güneş yeni doğmuşken pencereden İstanbul Boğazı’na baktım. Ellerim boştu, içim bir tarafı yorgunluk, bir tarafı isyanla doluydu. O sabah ilk defa annemi aradığımda, “Anne, artık daha fazla göndermek istemiyorum. Gerçekten isteyerek göndermiyorum. Kendi hayatımı yaşamak istiyorum. Lütfen kızma bana, ama ben tükeniyorum,” dedim titrek sesle. Annem uzun süre sustu. Sonra ‘Yine de başımıza bir şey gelirse, olur da evsiz kalırsak, ne yaparız?’ dedi. ‘O zaman birlikte düşünürüz anne,’ dedim.
O telefonu kapatınca öylece ağlamaya başladım. Sanki bütün vicdanım ellerimle boğazımı sıkıyordu. Günlerce annemle babam bana soğuk davrandı. Neredeyse hiç aramadılar. Ben de kendimi daha yalnız hissetmeye başladım, ama diğer yandan ilk kez özgürleşme işareti gördüm. Evime ilk defa kendi aldığım koltukları yerleştirirken, özlediğim bir mutluluk duygusu içimi kapladı. Çok geç fark ettim ki, o sabah, hep ertelenmiş olan kendi hayatıma ilk defa yer açmıştım. Bu defa kendi isteğimle çizmek istediğim bir yolum vardı. Annemle babam, alışkanlıklarından kolay vazgeçemese de, zamanla bana daha az yük olmaya alıştılar. Aramızda duvarlar örüldü belki ama ilk defa sırtımdan büyük bir yük kalkmıştı.
Sizce ben onları yalnız bırakarak bencil mi oldum, yoksa kendi yaşamımı mı kurtardım? Herkesin bir sınırı olmalı mı? Benim tercihim doğru muydu? Yorumlarınızı gerçekten merak ediyorum.