Yalnızlığın En Soğuk Hâli: Marko’yu Kaybettiğim O Gün

Saat gecenin üçüydü, sokak lambasının sönük ışığı penceremden içeri süzülüyordu. İçimde bitmek bilmeyen bir boşluk, bacaklarımda yorgunluğun ötesinde bir ağırlık… Elimde Marko’nun küçüklüğünden kalma, sararmış bir fotoğraf; burnumda hala o bebeksi sabun kokusu, kulağımda yıllar öncesinin kahkahaları… Ama şimdi? Yalnızca mutfağımdan sızan buzdolabının mekanik sesi. Ve ben, tam yetmiş yaşıma basmaya hazırlanırken, evin dört bir yanındaki sessizliği dinliyorum. Bağıracak gibi oluyorum bazen: ‘Marko!’… Ama sesim yankı bulmuyor, cevapsız sorular gibi havada asılı kalıyor.

Kızım, oğlum Marko’yla hâlâ konuştuğum o son günü unutamıyorum. Emina ile tartışmıştık, çok da büyütülecek bir şey değildi… Yemek masasında, onun “Pilav lapa olmuş,” demesiyle başladı her şey… Belki ben fazla alınmıştım çünkü bu evde yıllardır kimse laf etmezdi yemeğime; her şey fazlasıyla güzeldi, bana göre. Ama o gün, Emina’nın tavrında bir tuhaflık vardı. Marko ise her zamanki gibi ortamı yumuşatmaya çalıştı, “Anne, bırak, pilav pilavdır, lezzetli zaten,” demişti. Ama bir kere kırılmıştı kalbim, geri dönüşü yoktu herhalde…

O akşamdan sonra Emina, Marko’ya gözümün önünde bir mesafe koydu. Sanki her hareketim, her lafım, onun için bir hata, bir yanlış gibi… Torunumun ilk adımlarını bile doğru dürüst göremedim, her zaman ya işim olduğunda çağırdılar, ya da geç kalmışım gibi baktılar yüzüme.

İçimdeki annelik duygusuyla bazen fazla karışmış olabilirim, kabul ediyorum. Ama hangi anne torununun, oğlunun mutluluğuna karışmak istemez ki? Bazen ‘Yanlış mı yaptım?’ diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Oğlumu kaybettim, çünkü fazlaca sahiplenmiş olabilirim… Veya sadece iyi bir büyükanne olmaya çalışıyordum. Onun çocukken düşüp dizini kanattığı günleri hatırlıyorum, ‘Anne, acıyor!’ derdi, şimdi ise ne acısını, ne sevincini paylaşabiliyor benimle…

Bir bayram sabahı, elimi öpmeye gelmediğinde anlamalıydım. O zamanlar hâlâ umutluydum, belki meşguldür, diyordum. Ama aradan geçen zaman sanki her bayram biraz daha büyüttü aramızdaki uçurumu. Sokaklarda diğer anneler oğullarıyla kol kola yürüdükçe, ben camdan bakıp içimden merhamet diliyordum Allah’a: ‘Bari çocuklarım iyilik görsün.’

O gün, telefonumun ekranında Marko’nun ismini görünce kalbim hızla atmaya başlamıştı. İçimdeki heyecanı tarif edemem… Fakat, açtığımda alışılmışın dışında soğuktu sesi, “Anne, bir süre arayamam seni. Emina ile böyle uygun gördük. Lütfen anlayışlı ol. Sakin kal.” dedi.

O an beynimden vurulmuşa döndüm. Sakin kalmak… Nasıl olacak o iş? Yıllarca her sabah çorbasını kaynatamadığım, üstünü örtmeden uyuyamadığım o çocuk, şimdi bir başkasının soğuk kelimesinde kayboluyordu. Dinlemedim. Gözyaşlarımın önüne geçemeden, ne diyeceğimi bile unutarak,