Bir Güvenin Bedeli: Ahmet’in Hikayesi
“Yine mi gecikti, Ahmet abi?” dedi Emre, vardiya değişimindeki sessizliği yararak. Hemen başımı kaldırdım, gözlerim Fikret’i aradı. Fikret, bizim ekibin göz bebeğiydi; güler yüzüyle yıllarca birlikte gülüp ağladığımız, o demir yorgunluğuna karşı direnen tek adam. Benim için kardeşten öteydi. Ama bu sabah, beni öyle bir noktaya getirdi ki, insanın kime, ne kadar güvenmesi gerektiğini bir daha düşünmemek imkânsız olurdu.
Her şey on gün önce başladı. Vardiyanın sonuna doğruydum. Öğle arasıydı, kantinde herkes çayını yudumlarken Fikret sessizce yanıma oturdu. “Ahmet abi, birkaç dakikan var mı?” diye sordu. Hemen başımı salladım. “Yorgun görünüyorsun, bir sıkıntın mı var?” dedim. Fakat gözlerini kaçırıyor, yere bakıyordu. Dalgın bir akşamüstüydü, dışarıda inceden yağmur yağıyordu. Gözlerinden bir tuhaflık sezdim. Sonra, hafifçe yanıma sokuldu: “Abi, bir iyilik isteyeceğim, ama… Yani, alışık olmadığın bir şey.”
İlk defa böyle bir tonda konuşuyordu; sanki utanıyordu. “Biz ailecek biraz sıkıştık. Kızın okul taksitiyle evin kirası üst üste geldi, elim kolum bağlı. Banka vermez, eş-dosta sormaya da utanıyorum. Bana beş bin lira verebilir misin? Maaş alınca iade ederim, valla billaha.”
Aslında içimden bir ses temkinli olmamı fısıldadı; fakat Fikret’in yıllardır üzerimde biriktirdiği güven, beni hemen ikna etti. Bizi burada tutan zaten omuzdaşlık değil miydi? O parayı hiç düşünmeden, cebimdeki son birikimimden verdim. Sözüm ona, vazife buydu kardeşe. Fikret cebine sıkıştırdı, ellerimi sıkı sıkı tuttu. “Allah razı olsun, canım abim! Neyim var neyim yok, hepsi senin.”
Ama işte o gün bambaşka bir kapı aralandı. Ertesi hafta maaşlar yattı, herkesin yüzü gülüyordu. Sadece Fikret hariç. Yine sessizdi, yine kaçamak bakıyordu. Bir fırsat bulup yanına gittim. “Yine moralsizsin oğlum, parasal konuları dert etme, hallederiz.” dedim. Bana kısa bir teşekkür ve başını eğişle yanımdan uzaklaştı. “Yarın getireceğim abim, söz!”
Ama o ‘yarın’ bir daha hiç gelmedi.
Takip eden üç gün boyunca Fikret hasta bahanesiyle işe gelmedi. Gruplardan öğrendim, evdeymiş; ama telefonuma cevap yok! Emre, “Abi, Fikret’in durumu kötüye gidiyormuş galiba…” dediğinde, içime bir şüphe düştü: Yoksa parayı aldığı gibi işten mi çıkacaktı? Eve gittim, uykum kaçtı. Bir yandan aramızdaki güveni, diğer yandan ailemin bana ihtiyaç duyduğunu düşündüm. Beş bin lira bir başkasına küçük gelebilirdi; ama benim oğlumun dershanesi, kız kardeşimin okul defteri, annemin ilaçları… Hep arka planda sıraya dizildi.
İki gün sonra bir mucize gibi, Fikret tekrar işbaşı yaptı. Sabah toplantısında, göz göze geldik. Bir ara üst kata çıkarken önüme geçti. “Abi, konuşmamız lazım,” dedi. Sanırım içimden sessizce çıkardığım öfkeyi yüzümde görmüştü. Makinelerin gürültüsünden uzak, soyunma odasında yalnız kaldık. “Abi, ben sana yalan söyledim. Hani birikmiş borçlar dedim ya… Aslında eşim, benden habersiz kredi çekmiş, beni de arada bıraktı. İşler karıştı, hepsi üst üste geldi. Hâlâ toparlayamadık. Sana borcumu ödeyemedim. Utanıyorum karşına çıkmaya.”
Bunları söylerken ağlamaklı oldu. O an, insana yardımın zordakiyle sınandığını düşündüm. “Fikret, kimse dört dörtlük değil. Ama mesele para değil, güven.” dedim. En zoru da buydu! Ondan deli gibi bir özür ya da borcun geri ödenmesini istemedim. O an tek beklediğim, gözümdeki güvenin karşılığını dürüstçe verip vermeyeceğiydi.
Fakat günler ilerledikçe işler değişti. Fikret’deki huzursuzluk yüzünden ekibin havası bozuldu. Eskiden gırgır şamatayla sürdüğümüz vardiya, şimdilerde buz gibi geçiyordu. Aramıza, kimse göremese de, kocaman bir duvar örülmüştü. Akşamları eve dönerken düşünüyordum: İnsan güveni bir kere kaybetti mi, aynı masada oturabilir mi? Eşim Zeynep, “Ahmet, fazla yıpranıyorsun. Para gitti, sağlığın gitmesin,” dedi. Haklıydı. Yalnızca cüzdan değil, ruhum da darbe almıştı.
Bir akşam, babamla köşedeki çaycıda otururken, konuyu açtım. “Baba, kim dost, kim düşman; nasıl ayırt edeceğiz?” dedim. Babam sigarasından bir nefes çekip, “Oğlum, iyilik pahalı iştir. Bazen en yakın sandığın sırtını döner. Yalnızca hırsızlar değil, dostlar da insanı dolandırır. Ama bu, kalbini taşlaştırmak için bir sebep olmamalı,” dedi. Uzun süre sustum. Haklıydı; ama içimdeki yara yeniden kanıyordu.
Sonunda bir sabah, bütün cesaretimi toplayıp Fikret’in yanına gittim. Atölyenin köşesinde yalnızdı. “Fikret, bu mesele aramızda sonsuza kadar sürmesin,” dedim. “Açıkça söyle: Parayı geri ödeyebilecek misin, yoksa bu dostlukta başka bir yol mu çizeceğiz?” Gözlerimdeki kararlılıkla göz göze geldi. “Ahmet abi, sana mahcubum. Valla yoksa demek kolay ama bak, Hanım bir iş buldu. Bu ay birazını veririm, ama gene tam kapatamayacağım. İstersen bu işi burada bitirelim. Kafanda ne varsa, bana söyle.”
O an düşündüm. Belki parayı göremeyecektim. Ama asıl kaybettiğim, bir insana duyduğum kardeşçe güven olmuştu. Masadan kalkarken, “Fikret, bazen bir dostluk, iki insanın elinden avuç avuca kayıyor. Belki suçlu sensin, belki şartlar… Ama ben safımı belli ettim. Bir daha kimseden, sadece geçmiş iyi günlere bakıp borç vermeyeceğim. Gözümdeki dostluk ölçüsü değişti,” dedim.
O günden sonra fabrikadaki ilişkim Fikret’le sıradan bir mesai arkadaşlığına dönüştü. Arada selamlaştık, gerektiğinde birbirimizin yoluna taş koymadık; ama o eski samimiyet, o birlikte sırt sırta savaşan adamlar gibi güvendiğim hâl, tarihe gömüldü. Artık öğle yemeklerinde kahkahalar yükselmiyor, kantinde çay ocakları fazla sessiz kalıyordu. Takım ruhunun ince ipliğine nasıl bu kadar kolay zarar verilebileceğini bizzat yaşadım.
Bugün hâlâ, aldığım dersten kafamda deli sorular var: Acaba fazla mı saf davrandım? Bir başkasının yükünü omuzlamak, ne zaman ahmakça bir fedakârlığa dönüşür? Hayatta her iyiliğin bedeli var mı? Hak ve samimiyet arasında sınırımızı nasıl koruyacağız? Sahi, siz benim yerimde olsaydınız, ne yapardınız?