Bir Tabak Yemekte Saklı Yıllar: Annem, Oğlum ve Ben
“Yeter artık, İsmail! Bir kere de şu sofrada huzur olsun istiyorum!” Annemin sesi mutfaktan salona kadar yankılandı. Elimdeki çatal havada asılı kaldı, gözlerim tabaktaki soğumuş pilavda. Annemin sevgilisi, Haluk, yine bana laf sokuyordu. “Bak Gülseren, ben gerçekleri söylüyorum. Oğlun yirmi beş yaşına geldi hâlâ iş bulamadı. Sen de hâlâ onun avukatlığını yapıyorsun!”
İçimden bir fırtına koptu ama sustum. Annemin gözleriyle bana bakışında hem suçluluk hem de çaresizlik vardı. Babamı kaybettiğimizden beri evdeki her şey değişmişti. Annem, Haluk’la tanıştığında ben üniversiteye yeni başlamıştım. O zamanlar annemin mutlu olmasını istemiştim. Ama şimdi, her akşam yemeğinde kendimi bir yabancı gibi hissediyordum.
Haluk’un sesi yine yükseldi: “Bak oğlum, ben de genç oldum. Herkes çalışıyor, ekmeğini kazanıyor. Sen neden kazanamıyorsun?”
Dayanamadım, çatalı tabağa bıraktım. “Ben iş arıyorum Haluk Bey! Her gün onlarca yere başvuruyorum. Ama kimse dönmüyor!”
Annem araya girdi, sesi titriyordu: “Haluk, lütfen… Yeter artık. İsmail elinden geleni yapıyor.”
Haluk alaycı bir şekilde güldü: “Tabii tabii… Elinden geleni yapıyor da sonuç ortada!”
O an içimde bir şey koptu. “Benim burada ne işim var?” dedim kendi kendime. O akşam yemeği yarım bıraktım, odama kapandım. Kapının arkasında annemle Haluk’un tartışması devam etti:
“Senin yüzünden çocuk hiçbir sorumluluk almıyor!”
“Senin yüzünden oğlum bana yabancılaştı!”
O gece sabaha kadar uyuyamadım. Tavanı izlerken çocukluğum aklıma geldi. Babamla birlikte mahallede top oynadığımız günler… Annem o zamanlar hep gülerdi. Şimdi ise gözlerinin altında mor halkalar var. Benim için mi bu kadar yıprandı? Yoksa Haluk’un baskısı mı onu bu hale getirdi?
Ertesi sabah kahvaltı masasında sessizlik vardı. Annem göz göze gelmemeye çalışıyordu. Haluk ise gazeteye gömülmüş, arada bir bana bakıp başını sallıyordu. Bir lokma bile geçmedi boğazımdan.
O gün iş görüşmesine gittim. Yine olmadı. Eve dönerken cebimdeki son parayla simit aldım. Parkta oturup düşündüm: “Ben nereye aitim? Anneme mi, babamın hatırasına mı, yoksa bu eve mi?”
Akşam eve döndüğümde Haluk salonda televizyon izliyordu. Annem mutfakta sessizce yemek hazırlıyordu. Yanına gittim.
“Anne… Benimle konuşur musun?”
Gözleri doldu, elleri titredi.
“İsmail… Ben de çok yoruldum oğlum.”
“Biliyorum anne. Ama ben burada boğuluyorum.”
O an annem sarıldı bana. Uzun zamandır ilk kez bu kadar yakın hissettim onu kendime.
“Baban gittiğinden beri her şey üstüme yıkıldı,” dedi fısıltıyla.
“Biliyorum anne… Ama Haluk’la yaşamak bana iyi gelmiyor.”
Annem sustu. Gözlerinden yaşlar süzüldü.
O gece ilk defa annemle açık açık konuştuk. Haluk’un baskısından, yalnızlığından, korkularından… Ben de ona işsizlikten, kendimi değersiz hissetmekten bahsettim.
Ertesi gün Haluk’la büyük bir kavga ettik. “Bu evde huzur yoksa ben de yokum!” diye bağırdı ve kapıyı çarpıp çıktı.
Annemle baş başa kaldık. Sessizce sofrayı topladık. Sonra annem bana döndü:
“İsmail… Belki de biraz ayrı kalmamız lazım.”
İçim acıdı ama hak verdim. Eşyalarımı topladım, eski bir arkadaşımın yanına taşındım.
Günler geçti, annemle aramızdaki mesafe azaldı. Haluk geri dönmedi. Annem yeniden çalışmaya başladı; ben de küçük bir iş buldum.
Bir akşam annem aradı:
“Oğlum… Akşam yemeğine gelsene? Yalnızca ikimiz.”
O sofrada ilk kez huzur vardı. Annem gülümsedi, ben de ona gülümsedim.
Şimdi düşünüyorum da… Bir tabak yemekte saklıymış bütün acılarımız ve umutlarımız. Peki sizce aile olmak ne demek? Sevgi mi, fedakârlık mı yoksa birlikte acıya dayanmak mı?