Bizi Aldattı, Şimdi Geri Dönmek İstiyor ama Böyle Bir Mutluluğa İhtiyacım Yok
“Zehra, ben… Yalvarırım bir dinle. Ben pişmanım, çok pişmanım!”
Kapının önünde beti benzi atmış bir halde karşımda gördüğüm Serkan, yıllar önceki gençliğime, umutlarıma ve kırılan güvenime ait tüm yaraları, bir gecede yeniden açmıştı. Kolumda market poşetleri, elimde anahtar, hasta anneme ilaç yetiştirme telaşındayken karşıma çıktı. O an içimde bir buz parçası gibi bir şey kırıldı. Ne diyeceğimi bilemediğim birkaç saniyeye kaç yılım sığdı anlatamam.
Serkan’ı üniversiteden yeni mezun olduğumda, İstanbul’da küçük bir muhasebe ofisinde tanıdım. Şehre yeni alışıyordum; içimde gençliğin heyecanı, bir yandan da yabancı geliyordu metropolün kalabalığı ve telaşı. Ofistekiler genelde kendi hallerindeydiler fakat Serkan ilk günden bana yardım eli uzattı. Onunla her sabah kahve içmek, banka ekstrelerinde birlikte kafa patlatmak, Boğaz’a karşı kısa yürüyüşler yapmak bana huzur veriyordu. Onun ilgisiyle çiçek gibi açtım. “Zehra, senin iyi niyetin başına bela olmasın,” derdi gülerek, “bu şehirde herkese güvenilmez.” O zaman bilmiyordum ki, en güvendiğim, en çok inandığım kişi bir gün en büyük kötülüğü yapacak bana.
Uzun sürmedi evlenmemiz; sıcacık bir törenle, Kadıköy’de ailelerimizin önünde hayatlarımızı birleştirdik. İlk yıllarımızda ne maddi imkanımız vardı ne de çocuk sahibi olmaya cesaretimiz. Yine de aşkımıza ve birbirimize inancımız vardı. Annem bazen, “Birbirinize böyle sarılınca dünyanın yükünü bir kanepede taşır insan,” derdi. İşten yorgun gelirdik, yoğurt çorbası ve bir iki domates salatası ile karnımızı doyurur, küçük hayaller kurardık: “Çocuk olursa adını ne koyalım? Bir Fethiye tatili, bir ufacık araba…”
Ancak zamanla para sıkıntıları, işyerindeki gerilimler ve çevrenin beklentileri aramıza yavaş yavaş örümcek ağı gibi yayıldı. Serkan aylarca iş aradı, bir türlü dikiş tutturamadı. Ben ofiste iki kişilik iş yapar, akşamları gözüm ağrıyıncaya kadar fatura incelerdim. Akşam eve döndüğümde bazen Serkan’ı içmiş, bazen telefona gömülmüş, bazen de abartılı bir neşeyle karşılar bulurdum. Bir sabah, yatağın kenarında oturup bana, “Zehra, ben bir süre uzak kalmak istiyorum… Kafa dinlemem lazım,” dediğinde, içimde bir yerin yandığını hissettim ama dışarıya belli etmedim. “Nereye gideceksin? Ne zamana kadar?” dedim, sesi titredi: “Bilmiyorum. Bu aralar çok daraldım.”
Gittiği o gün, arkasından kapıyı kapatırken, balkonun boşluğuna yaslanıp hunharca ağladım. Kimseye anlatamıyordum. Ailem, “Serkan neden yok?” diye sorunca, “İş görüşmesi için farklı bir şehirde,” diyor, sesim titremesin diye yere bakıyordum. Oysa biliyordum ki, bana hiç dönmeyecek, hayatına bir yabancı gibi devam edecekti. Geceleri sessizce dua ettim: “Allah’ım, bana sabır ver, onu affedebileyim, kendime kıyayım.”
Bir yıl, iki yıl, tam üç yıl geçti. Ben, mahalle arasında küçük muhasebe işleriyle evimin kirasını, annemin hastane masraflarını ödedim. Ayşe, komşum, bana en çok destek olan, “Ağlama Zehra, adam gittiyse bırak gitsin. Sen güçlüsün, bak, tek başına ayaktasın,” diyen tek insandı. Hayat beni kavgacı yaptı; markette fişin hesabını, bankada kuruşun hesabını, otobüste koltuğun hesabını yapar oldum. Ne zaman bir adam adımı sokakta seslense, kalbim sıkışır, sanki her erkek bana yalan söyleyecekmiş gibi ürkek, çekingen oldum.
Annemin durumu ağırlaştıkça, dayanacak gücüm iyice azaldı. Bir gece hastanede başında nöbet tuttum, titrek sesimle fısıldadım: “Anne, neden herkes gidenin ardından bekliyor? Sevdiğin, güvendiğin biri seni bırakırsa ne yaparsın?” Annem eliyle başımı okşadı: “Evladım, bazı insanlar sevmeyi bilmiyor, o yüzden de gittiği yerden huzur bulamaz. Ama sen… Sen yolları aydınlatanlardansın, ne olursa olsun, insanın kendisini sevmesi gerek. Kimseyi bekleme, yüreğini kiraya verme.”
Tam her şey yoluna girdi derken, hastaneden eve döndüğüm bir akşam Serkan tekrar karşıma çıktı. Onu görünce donup kaldım. “Zehra… Sana neler oldu böyle?” dedi, gözümün içini aradı. Onca yılın ardından en çok sustuğum şey konuştu o an: “Serkan, bana neler olmadı ki? Sen gittin, bütün hayatım değişti!”
Serkan arka arkaya özürler diledi, bir sürü mazeret sıraladı: “İş bulamadım, başaramadım, başka şehirde kafam karıştı. Sana ve ailemize layık olamadım. Affet… Hatalarımı telafi etmek istiyorum. Eve dönmek, seni yeniden sevmek…” O cümleler benim için bir bardak suyun son damlasıydı; bir damla daha, taşacağım. Gözyaşlarımı yutkunarak tuttum; “Bu eve dönebileceğini mi zannediyorsun? Sanki hiç gitmemiş gibi mi davranayım? Her gün seni bekler gibi mi olayım? Beni, annemi, bu evi unuttun sen; şimdi hangi yüzle döndün Serkan?”
Koca bir sessizlik. Apartman boşluğunda yankılanan ayak seslerimiz bile birbirine karışmadı. “Bak Zehra, insan hata yapar, ama ikinci bir şans istemek suç mu? Seni ve anneni, bizi… özledim.”
O an, içimdeki sesi fark ettim. Annemin sözleri, yılların getirdiği acı, mahallede Yaşar abinin bile bildiği yalnızlığım… “Ne oldu da döndün Serkan? Daraldın mı yine, kaçacak başka hiçbir yer bulamadın mı? Ben seni ilk günkü gibi karşılayamam. O gidenin ardından dünya dönmedi, ben döndüm, değiştim. Şimdi hayatımda bir Serkan olmasına ihtiyacım yok. Gittiğin gibi git, dönmek istiyorsan sadece pişmanlığınla yaşa. Çünkü ben seni affedemem.”
Serkan gözleri dolu bir halde gitti. Kendimle baş başa kalınca, sokağın lambaları altında gölgemle yüzleştim. İçimden yine o çocukluk sorusu geçti: “Acaba insan bir kez kırıldığı kalpten yeniden sevgiyi çıkarabilir mi? Affetmek gerekiyor mu? Yoksa bazı şeylerin geri dönüşü olmamalı mı? Siz olsanız ne yapardınız?”