Güvenin Sarsıldığı Gün: Evliliğimdeki İhanetle Yüzleşmem

“Bana doğruyu söyle Selim. Lütfen, bak gözlerime ve yalan söyleme!”

O an, sabahın erken saatleriydi. Elimde yeni demlenmiş çayın buharı yükselirken, evin tüm sessizliğini bir anda paramparça eden bir aciliyet hissetmiştim. O anda, mutfak masasının başında gözlerini kaçıran adamın – on iki yıllık kocamın – başka bir yüzüyle tanışıyordum. “Ne var, Defne? Neden yine şüpheleniyorsun?” diye cevapladı, sesi ne kadar sakin çıkmaya çalışsa da altında saklamaya çalıştığı bir telaş vardı.

Oysa biz, herkesin özendiği bir aileydik. Arkadaşlarımız, akrabalarımız bizim uyumumuza, kahkahalarımıza imrenirdi. Ben ise bir yandan evle iş arasında koşturan, diğer yandan kocası için elinden gelen her şeyi yapan bir kadındım. Kızımız Zeynep’in okulu, evin ihtiyaçları, alışveriş derdi… Her şeyin üstesinden gelirken, en azından sırtımı güvenle dayadığım bir adam olduğunu sanıyordum yıllardır.

Ama o sabah… Bir mesaj. Yanlışlıkla bana gelen bir mesaj. Selim’in telefonuna gelen bir bildirim, yatakta sabah güneşinin yüzüme vurduğu bir anda gözümden kaçmamıştı. “Seni çok özledim. Akşam görüşür müyüz?”

İlk başta, bu mesajı aklımda masumlaştırmaya çalıştım. İş yerinden biri, eski bir arkadaş… Her ihtimali geçirdim içimden. Ama hayır, iç güdülerim bana yalan söylemiyordu. Zihnimdeki şüphe bir kez yer etti mi, büyümeye başlar. Gizlice Selim’in telefonunu karıştırmaya karar verdim. Aylarca kendimi suçladım, acaba abartıyor muyum, kafamda kuruyor muyum diye… Ama mesajlardan, gönderilen kalp emojilerinden, gece geç saatteki kısa telefon konuşmalarından tüm gerçekler önüme serildi.

O günü unutamıyorum. Selim işten eve döndüğünde hiçbir şey olmamış gibi davranamadım. Sofraya iki tabak yemek koyarken titriyordum. “Selim, konuşmamız lazım” dedim. O anda, bir yabancıya dönüştü. Baktığı yerde gözlerimin içine değil, geçmişte yaşadıklarımıza, güzel günlere bakıyordu sanki. Ben ise, tarif edemediğim bir öfke ve kırgınlık içindeydim.

“Defne, bak açıklayabilirim. Her şey düşündüğün gibi değil.”

Gülmek ya da ağlamak istedim. Sanki iki farklı hayat, biri benmişim gibi, bir ben bakıyordu ona kırgın, bir ben anlamaya çalışıyordu.

“Ne zamandır?” dedim. Sadece bu iki kelime…

Selim’in dudaklarından dökülen itiraflar… “Bir aydır. Ama… ama önemli değil. Sadece konuşuyoruz.”

Bir aydır. Demek on iki yılın bir ayla sınandığı günler başlamıştı artık. Bir ay boyunca benim sabah kahvaltılarımı, akşam sarılışlarımı, kızımız Zeynep’in veliler günü heyecanını paylaşırken bir başkasının varlığıyla iç içeymiş Selim.

Yıkıldım. Fakat ağlayamadım. O gece kimse konuşmadı. Zeynep uyuduğunda, anneme gitmeyi bile düşündüm. “Bu evin kadını benim ama bu evde uzun zamandır yalnızmışım,” dedim kendi kendime.

Ertesi gün işlerimi yarım bırakıp sahile indim. Aklımda binbir düşünce: Evimi, kızımı, yıllardır inşa ettiğim güveni, geçmişi ve geleceği arşınlıyordum. Bana ne olmuştu? Ben neyi eksik yapmıştım? Yoksa Selim’in aradığı bende eksik miydi?

Annemle konuşmaya karar verdim. Baba evinde bir kahvaltı masasında, “Anne, bana hiç ihanet etti mi baba?” diye sordum. Gözünde bir damla yaş, “Evlilik, yara almadan yürümüyor kızım,” dedi. Ama ihanet… Affedilir mi? Affetmek büyüklük mü, yoksa acizlik mi?

Kafamda bölük pörçük cevaplarla eve döndüm. Kapıyı açınca Selim karşımdaydı. Gözlerim morarmış, uykusuzluktan bitkin… “Defne, sensiz nefes alamıyorum,” dedi. “Bir hata yaptım. Ne olur bana bir şans daha ver.”

Ellerimi ellerinin arasına almak istedi. Ama soğuğumu hissetti o da.

“Selim, seni çok sevdim. En çok da güvenmek istedim. Kırılan kalp onarılır mı sence?”

Başını eğdi. “Bilmiyorum” dedi, “Ama ben onarmak istiyorum.”

Günler, haftalar geçti. Zeynep bir şeylerin ters gittiğini hissetti. Küçük kızım odasında ağladığında kendimi suçlu hissettim. Anne olarak, eş olarak, kadın olarak… Hangisi ağır basmalıydı? Arkadaşlarım, “Bir hata için yuvanı mı yıkacaksın?” dedi. Bazısı “Kırılan güven asla eskisi gibi olmaz” diye uyardı. Kimse benim ne hissettiğimi, köklerimden nasıl sallandığımı bilmiyordu. Geceleri saatlerce, internetten affetmenin yollarını, evlilik terapileri videolarını izledim.

O kadın… Bir gün onunla karşı karşıya geldim. Selim, ilişkilerinin bittiğini söylediği gün, o kadından bana uzun bir mesaj geldi. “Ben de Selim’i sevdim. Ama aileni dağıtmak istemem,” dedi. Acı bir tebessüm ettim. Sevgi, sadece acı veriyordu bana artık.

Onunla konuşmamdan sonra ilk defa ağladım. Balkonumda yağmura karşı, uzun uzun… Gözyaşlarımı silerken, “Bunu hak ettim mi?” diye sordum evrene.

Selim değişmeye çalıştı. Sabahları kahvaltı hazırladı, kızımızı okula bırakırken bana sarıldı. Fakat içimdeki sızı bir türlü dinmedi. Beraber evlilik terapistine gittik. Terapist, “Geçmişi bırakmadan bir gelecek inşa edemezsiniz,” dedi. Ama ya ben hep geçmişin gölgesinde kalırsam? Eskisi gibi bir Defne olabilir miyim?

Zeynep’in okul gösterisine birlikte gittik. Onun gözlerinde, “Her şey yolunda anne-baba” diyen bir umut aradım. Arkadaşlarımın, komşularımızın bakışlarındaki merak ve dedikoduya katlandım. Aile büyükleri “Affet kızım, baba evinden o kolay dönülür mü,” diye nasihat etti.

Affetmek… Bu kelime aklımda büyüdü, büyüdü. Her seferinde denerken, yeniden kırılıyordum. Sonunda anladım ki, ne olursa olsun kendi içimde yüzleşmem gerekiyordu. Kendi değerimi, kendime olan inancımı bulmadan, kimse için ayağa kalkamayacaktım.

Günler ayları kovalamıştı. Selim’in bir sabah bana getirdiği kahvaltı tepsisinde, içimi sızlatan bir not: “Hatalarımın farkındayım. Tekrar güvenmeni beklemeye razıyım.” Kalbimin derinlerinde, hala bir sevgi kalmıştı ama o eski Defne değildim artık.

Şimdi burada, bu satırları yazarken hala cevap arıyorum:

İnsan en yakınından gelen ihaneti affedebilir mi? Yılların biriktirdikleri, bir hatayla silinir mi? Ya siz, böyle bir şey yaşasaydınız, ne yapardınız?

Yorumlarda düşüncelerinizi bekliyorum…