Keşke Bilseydim: Hayatımı Değiştiren Otobüs Yolculuğu

“Senin de surat asmandan otobüsün içi buz gibi oldu be kardeşim, gül biraz!” diye patladı yanımda oturan yaşlı amca, gözlüklerinin altından beni süzerken. İçimde öyle bir fırtına esiyordu ki, mekanikçe başımı önüne eğdim, ne cevap verdim ne gülümsedim. Sanki şu an bana dokunsalar, ya ağlayacak ya da bağırıp otobüsten fırlayacak kadar dolmuştum. Geceyi bulamadan gelen soğuk sabah ışığında, vapur yerine otobüsü seçmem rastlantı değildi; kaçacak bir köşe arıyordum, annemin hastane odasında üç gündür bekleyen ağlamaları, babamın sessiz kızgınlığı, kardeşim Gülşen’in hıçkırıkları… İçimde bir umut kalıntısı, çözülmeyen bir düğüm vardı.

Bostancı’dan Kadıköy’e giden otobüs neredeyse boştu, şoförün dalgın bakışları içimdeki kasvetle yarışıyordu. Bir an için, camdan süzülen incecik güneşi izlerken, lise yıllarıma döndüm; annemin bana, “Kötü günlerin de biter evladım” deyişini, babamın bir kere olsun sarılmayışını, Gülşen’in bir zamanlar bana güvenen bakışlarını hatırladım. Annem hastaneye düşeli herkes kendi köşesine çekilmişti; ben kaçtım, babam suskunluk içinde kayboldu, Gülşen herkesi suçladı. Ah, o gece… Keşke o telefonu daha erken açsaydım, keşke aramızda hep suskun kalan şeyleri konuşmaya cesaret edebilseydim.

Otobüs Bağdat Caddesi’ne yanaştığında, içeriye uzun montlu bir kadın bindi. Yüzünde yorgunluk, hafif bir öfke… Yanıma oturdu. Çok geçmeden torbasından ekmek çıkardı, belli ki sabah marketten almıştı. Ekmek kokusu burnuma karışınca bir an annem aklıma düştü. “Şu kahvenin yanında taze ekmek olsa ne güzel olurdu, değil mi?” dedi kadın, neredeyse fısıltıyla. Yutkundum, onunla konuşmak istemesem de, ağzımdan öylece döküldü: “Benim annem de öyle derdi.” Kadın başını çevirdi, bir an yüzümü süzdü. “Anneniz yok mu artık?” diye sordu, sesi ürkek ve bir o kadar meraklı.

“Belki de kaybetmek üzereyim,” dedim. Kelimeler ağzımdan çıkınca boğazım düğümlendi, gözlerim doldu. Kadın sessizce elimi tuttu, hiçbir şey söylemeden. O an ilk defa bir yabancının dokunuşunda kırılıverdim. Belki de, annemle pek çok sabahı paylaşmıştık da, hiç böyle dokunmamıştı bana. Sanki bütün pişmanlıklarım, yorgunluklarım bir anda ağırlığıyla üzerime çöktü. “Biliyor musunuz,” dedim kadına, “Keşke bazı şeyleri daha önce fark etseydim. Annem hep affeder sanırdım, hep orada olacak gibi yaşadım.” Kadın gülümsedi, gözlerinde aynı acının tortusu vardı.

O sırada, iki koltuk arkadan gelen tartışma sesleriyle irkildik. Gençten bir adam, kapüşonunun içine gömülmüş, bir başka adamla laf dalaşına girmişti. “Oturduğun yeri doğru düzgün temizlesene, sabah sabah insanın içini daraltıyorsun!” dedi yaşlıca yolcu. Genç adam hışımla döndü, “Senin ne haddine, bu ülkenin pisliği senden değil mi zaten, her şeyi yaşlılar batırdı, gençlere laf etmeye utanmıyor musunuz?” dedi. İçimdeki öfke birden başkalaştı; sanki kendi ailemin içinde konuşulanlardan bir sahne yaşanıyordu orada. Kardeşim Gülşen’in babamla tartışmalarını, onun birbirini suçlayan sözlerini düşündüm. Herkes birilerini suçluyor, kimse kendine bakmıyor… Ben de ne kadar kolay kaçtığımı, annem soluğu hastanede alınca ailemi nasıl kendi haline bıraktığımı sorguladım. Belki de herkes gibi suçlamak kolaydı, cesur olan yüzleşendi.

O kadın yanımda, “İnsanın kendisini affetmesi bazen imkânsız oluyor,” dedi hafifçe. Cümlesindeki ağırlık bana tanıdıktı. “Siz nereden biliyorsunuz?” diye sordum istemsizce. Kadının gözleri uzaklara daldı. “Oğluma yıllarca arka çıkamadım, kocamı suçladım, herkese kızdım… Ama en sonunda yalnız kalınca anladım; ne zaman sevgiyle yaklaşmadıysam, o zaman daha çok kaybettim.” Üç-dört solukta anlatılamayacak hikayeler vardı o gözlerde.

Olay, otobüs camının dışındaki İstanbul trafiği gibi içimde ilerleyen bir düğüme dönüştü. Başımı ellerimin arasına alıp sessizce ağlamaya başladım. Kadın başını okşadı, “Ağla, bazen tek çare ağlamak,” dedi. O an gözümün önüne annemin solgun yüzü geldi, Gülşen’in “Abla, sen de hiçbir şey yapmıyorsun ki!” diye bağırışları, babamın iç çekişleri, annemin nefes nefese “Beni bırakmayın siz iyi olun” deyişi. Bir aile olmanın, birbirine yaslanılamadığı zaman sadece şekil değiştiren bir yalnızlık olduğunu idrak ettim.

Sıradaki durakta kadın indi. Bana, “Kendini affet. Hayat, bir otobüs yolculuğu kadar kısa. Bir dahaki durağa yetişmek için bekleme,” dedi. Gözden kaybolurken, bir daha görmeyeceğim bu kadının cümleleri sanki yüreğime kazındı.

Kadıköy’e vardığımda, ellerim titreyerek annemin odasına gitmek üzere hastaneye yürüdüm. Giriş kapısından içeri girdiğimde içimde garip bir güç vardı. Gülşen beni görür görmez gözleri doldu. “Abla, annem gidiyor olabilir…” dedi. Bu iki cümleyle öyle bir anın içinde kaldık ki, ne geçmişin ne de geleceğin önemi vardı. Sadece ikimiz ve annemiz. Koşup kardeşimin boynuna sarıldım. Babam bir köşede başı önünde oturuyordu. Yanına gidip onun da omzuna dokundum. Birkaç saat boyunca, ilk defa uzun zamandır konuşmadığımız kadar konuştuk. Ne kadar kırgın olsak da, birbirimize ihtiyacımız olduğumuzu fark ettik. Belki annem için artık geçti ama, aramızdaki kalın duvarı biraz olsun inceltmek mümkündü.

O gün, otobüste karşılaştığım yabancı ve yaşadığım içsel hesaplaşma bana, kaçtığım acılardan ancak yüzleşerek kurtulabileceğimi öğretti. Annemi kaybettim belki ama ailemle yeni bir bağın tohumlarını attığım o otobüs yolculuğunu hiç unutmadım. Şimdi her yeni günle sorguluyorum: Kaç kişi sevdiklerini, geçmişte kaçırdığı anlar için affetmeyi denedi? Kaçımız pişmanlıklarımızı kabul edip yeniden başlayabiliriz sizce?