“Sen Keyif Sürüyorsun, Biz Borç Bataklığındayız”: Emekli Hayatımın Hesaplaşması

“Anne! Yine marketten ne aldın? Aldıklarının yarısını atıyorsun, para harcarken aklının ucundan bizim halimiz geçmiyor mu?” Elif’in keskin sesi kapıdan geldiğinde elimi tezgâhta duran domates kabuğuna sıkı sıkı bastırıyordum. O an, tıpkı yıllar önceki gibi, yüreğimde koca bir çöküntü hissettim. Ama o zaman o çocuğumdu
yuva kurmaya çalışan bir kız, şimdi ise öfkeyle gözlerini benden kaçıran kocaman bir kadındı.

Birkaç gün öncesine kadar, emekliliğimi küçük bir huzur köşesi olarak görmeye çalışıyordum. Eşim Hasan’ı dört yıl önce kalp krizinde kaybettikten sonra, iki odalı bu evde sabahları kahvemi yudumlayıp kitap okuduğum zamanlar bana kısacık da olsa yaşam sevinci veriyordu.
Ama Elif’in son zamanki ziyaretleriyle, evimin kapısından sadece torunum Duru’nun cıvıltısı değil, aynı zamanda damadım Okan’ın ağır ve karamsar sessizliği ve bir de Elif’in huzursuz homurtuları giriyordu.

Her şey geçen hafta başladı. Her ay verdiğim küçük katkının, artık yetmediğini ima eden Elif’e bütçemden başka ne sunabileceğimi bilmiyordum. “Anne, mesela bizim kredi kartlarına üç beş kuruş daha destek olsan… Okan yine iş bulamadı. Benim de maaş zamları daha yatmadı. Ev kirası, Duru’nun okulu… Biliyorum, babamdan kalan emekli maaşına kendini zor idare ettiriyorsun ama…”

O anda cümlesinin sonuna kadar dinlemiş, tek kelime etmemiştim. O gece, yatakta tavana bakıp sırtımı soğuk duvara yasladım. Elif’in küçüklüğünde ona ne hayaller kurduğum geldi aklıma. İlk defa ona bir şey veremediğim için utanıyor muydum, yoksa artık veremeyecek kadar yorgun olduğum için mi ağlamıştım, bilmiyorum. Hasan’ın yokluğunda sırtıma binen yük sanki ağırlaştıkça ağırlaştı.

Dün akşam, söz Elif’in dilinden dökülünce köprüler yıkıldı: “Biz üç kişi, bir şekilde ay sonunu getirmeye uğraşıyoruz. Anne, sen ise burada dizi izliyorsun, sokak pazarı dolaşıyorsun, çiçek sipariş ediyorsun. Senin için hayat böyle kolay mı? Sen keyif sürüyorsun, biz borç bataklığındayız.”

Sesindeki kırgınlık ve hüzün, bana hayatımın en acı sorularını sordurdu. Ben bencillik mi ettim? Kendi olası huzurumun peşine mi düştüm? Yoksa annelik zaten ömür boyu verilecek bir şey miydi?

O gece mutfakta, Elif kapıyı sertçe çekip çıktığında, yalnızlıktan çok, sessizlikle dolan ve duvarlara çarpan bir suçlulukla baş başa kaldım. Evimdeki çiçeklerin rengi bile solmuş gibiydi. Torunum Duru’nun, bana sarılırken ‘Büyükanne, her şey güzel olacak değil mi?’ demesini hatırladım. O an hissettim ki, Elif’in benden talebi para değildi sadece, bir tür güvenceydi. Fakat ben bu yükü daha ne kadar omuzlayabilirdim?

Ertesi gün, apartmanın bahçesinde komşum Şengül Teyze’ye rastladım. O, üç çocuğunu da yurtdışında okutmuş, şimdi ise torunlarıyla fotoğraf paylaşan, sabırlı ve sessiz bir kadındı. Derdimi anlatınca, gözleriyle bana baktı ve dedi ki: “Ayşe, evlatlar büyük olsa da annelerin yükü hiç bitmiyor. Ama bazen insanın kendine de acıması lazım… Senin de hakkın var huzura.”

Şengül Teyze’nin sözleri, içimin bir köşesine gömülmüş suçluluğu az da olsa yumuşattı. Ama eve döner dönmez, masanın köşesine sıkışmış eski aile fotoğraflarına bakarken gene Elif’in gözleri canlandı zihnimde. O gözlerde bana kırılan, yorulan, çaresiz bir kadın vardı. Okan’ın işsizliğinden, şehirdeki yüksek kiralardan, hayat pahalılığından şikayet ettiğini her zaman duyardım. Ama galiba kızım, en çok bana… hayatı boyunca sırtını dayamak istediği taş duvara güvenmek ve onun hiç devrilmeyeceğine inanmak istiyordu.

Telefonuma gelen bildirimle irkildim: Elif “Bugün gelemeyeceğim, Duru seninle vakit geçirmek istiyor.” Yazdığı mesajda ne bir gülücük, ne de bir sitem, tamamen kısa ve soğuk. O anda Duru’ya sarıldım, saçlarını okşadım. Bir anne olarak, bana yüklenen görevle kızımın yerini düşünmek zorundaydım. Duru, bana “Büyükanne, neden annem hep üzgün?” diye sorarken, sustum. Çünkü cevabı verirken hangi tarafta olduğumu bilmiyordum. O akşam, Duru’yla beraber kek yaptık. Mutfakta havaya yayılan vanilya kokusunda eski bayramlarımızı, Elif’in çocukluğunu, hatta Hasan’la yapılan tartışmalarımızı hatırladım. Biz de zamanında zorlanmıştık, ama hiç kimseden kayıtsız şartsız bir şey beklememiştik. Kendi başımıza çözmek zorunda kalmıştık.

Birkaç gün sonra Elif tekrar geldi. Yüzü yorgun, elleri boştu. Sofra başında otururken, o konuşmadan ben başladım:

“Elif, sana kızgın değilim. Ama ben de yoruldum. Kimi zaman kendimden eksilte eksilte seni büyüttüm. Şimdi senden yine eksiltmemi bekliyorsun. Borçlarınızdan, günlük sıkıntılarınızdan habersiz değilim. Ama herkes kendi payında yorulur. Bugün sana yine verecek bir avuç param var. Yarın olmayabilir. O zaman ben, nasıl bir anne olurum senin gözünde?”

Elif, gözlerini kaçırdı. Uzun bir sessizlik oldu. Sonra mırıldandı: “Anne, başkası olsam senden bir kuruş bile istemezdim. Ama biliyorsun ki, Okan hâlâ iş bulamadı. Duru’nun masrafları, her gün yeni bir kriz… Sana yük olmaktan bıktım ama artık çaresizim. Biliyorum; senin de hayattan başka bir şey beklemeye hakkın var.”

Masada sohbetin yerini ağır bir yalnızlık aldı. Duru odasında oyun oynuyordu, biz ise eski anıların ve yeni dertlerin eşiğinde oturuyorduk. Ben, omzumdaki yükün hiç bitmeyeceğini, anneliğin gerçekten bir meslek gibi ömür boyu sürdüğünü hissettim. Ama aynı zamanda bir insan olarak bunca yıl yalnız kalmanın da hakkım olduğunu düşünmekten kendimi alamadım.

Gece Elif ve Duru evlerine döndüğünde, pencereyi açıp dışarıya uzun uzun baktım. Şehirdeki sokak lambaları sanki kendi yorgun ışıklarıyla benim içimde tütüyordu. Hayat, bir kadının annelik ve birey olma arasında parçalanmasını nasıl bu kadar sessizce normalleştirebilir? Ben, bu yaşımda huzur hatta biraz keyif bulmak istesem, bu bencillik mi olur?

Gecenin bir yarısı, kendi kendime yüksek sesle sordum: “Huzur isteyen bir annenin hakkı yok mu? Çocuklarımız bizden hep almaya alışınca, hangi noktada ‘artık yeter’ diyebiliriz? Ya da diyebilir miyiz?”