Kendim İçin Yaşamak: Eve Dönüş Günü

“Zeynep, sen hangi arada geldin eve? Kapıyı neden bu kadar sessiz açtın?” Annemin sesi, akşamüstü karanlığında duvarlara çarptı. İçeri adım attığımda, elindeki çay bardağı titreyerek sehpanın köşesinde geziniyordu. Bir an bana bakınca, yıllardır görmediğim kırgın bir kız çocuğunun gözyaşı akmış gibi baktı bana. O an, ne çocukluğumdaki Zeynep’tim ne de başkasının hayatını onaylamak için yaşayan ‘‘anne-kız’’ olmaktan ibarettim. Sırtımda şehirden getirdiğim yorgunluğun, kafamda ise doğruların ve yanlışların yüküyle, eski püskü koltuğa oturdum.

“Şey, anne… Sadece biraz eve dönmem gerektiydi. Dinlenmek istedim.” dedim. Kafamda dönenler, annemin hayatı boyunca duyduğu yalnızlığın yankısı gibi bir türlü susmuyordu. Babamın gidişiyle bu evin zamanı da durmuştu sanki: same duvarlar, aynı rutubet kokusu, aynı sessizlik. Yıllardır annemle aramızda konuşulmayan öfkeler ve endişeler; birlikte ama yalnız yaşamanın tuhaf gerilimiyle gerilmiş. Herkes, bir diğerinin yanında susarak, gözlerinin içine bakmadan bekleyerek yaşlanıyordu.

Birkaç dakika sonra annem mutfağa yöneldi, bana da “Çay içersin, değil mi?” diye sordu. Onun bu sorusundaki gönül alma çabası, beni boğuyordu. Sanki çayla her şey düzelebilirmiş gibi… “İçerim,” dedim. Dudaklarımda bir tebessüm bile olsun istemedim; çünkü annem küçücük bir parıldama görse umutlanacak, bana yine kendi hayatından vazgeçerek bir özverinin ağırlığını yükleyecekti. Oysa bu sefer kendimi yalnızca özlemini duyduğumdan değil, gerçekten yaşadığım ve içime sığdıramadığım bir arzu yüzünden burada bulmuştum.

Mutfağın köşesinde çaydanlığın fokurdaması, evin sükûnetini bölüyordu. Annem kupaları doldururken elleri hafifçe titredi. Yıllardır avuçlarındaki çizgiler derinleşmiş, saçlarına beyazlar yağmur gibi düşmüştü. Daha çocukken, bana masallar anlatırkenki yumuşak sesindeki tınıyı arıyordum ama şimdi her kelimeyi derin bir kırgınlık örtüyordu. Çayın ilk yudumunda annem gözlerini benden kaçırarak sordu: “İşler nasıl gidiyor kızım? İstanbul’da yalnız başına ayakta kalmak kolay mı?”

Bir an sustum. “İşler iyi sayılır. Ama yoruldum. Her şeyden yoruldum, annem… Sanki hep bir başkasının hayatını yaşar gibi yoruldum,” dedim.

Cümle dudağımdan çıkarken havada asılı kaldı. Annem bana baktı, bir an için gözleri doldu. “Bir başkasının hayatı mı?” diye tekrarladı. “Ben de yıllardır babanın, senin, bu evin hayatını yaşadım. Kendimden hiç vakit bulamadım ki…”

Odamda duran eski kitaplarımı karıştırırken çocukluğumu düşündüm. Annemin her sabah erken kalkıp bana kahvaltı hazırlayışını, babamın evin sessizliğini bölerek söylenişini, annemin her zaman sinesine çektiği endişeleri… Yetişkinliğe adım attığımda hayatın bana çıkarabileceği başka seçenekler yok gibiydi: Ya annemle kalıp ona hayatta bir dayanak olacak, ya da kendi yolumu çizecektim. Ama hangisini seçsem, bir tarafım eksik kalıyordu.

O akşam yemek masasında buluştuk: Patates salatası ve mercimek çorbası. Annem alışkanlıkla sessizliği yemeklerin içine serpiştirdi, sohbet açmak için çabaladım: “Bak anne, işten ayrılmayı düşünüyorum. Hatta artık nereye gideceğimden de emin değilim. Belki de İzmir’e taşınırım, ya da yurtdışına çıkarım.”

Çatalıyla tabağını eşelerken gözlerini yere indirdi. “Beni bırakıp gider misin?” diye sordu. O soruda bir sitem, bir korku, bir de çaresizlik vardı. Yine kendi mutluluklarından ve hayallerinden vazgeçmiş, bana dert ortağı olmayı seçmiş bir annenin sesiyle…

“Sana karşı kendimi hep suçlu hissediyorum, anne. Senin acılarını paylaşmak, ama bir yandan da kendim olmak istiyorum. Sence bu bencillik mi?”

O an, içimde yıllardır birikmiş duygular, eski bir sandığın kapağı açılmış gibi ürkekçe dışarı döküldü. Annem elini uzattı, ellerimizi masada birleştirdik. “Bilmiyorum Zeynep,” dedi. “Bazen insan evladına tutunmak ister ama unutur; onun da kendi hayatı, kendi acısı, kendi sevinci var. Bunu annelik sanıp sana yük etmişim demek ki. Belki de ikimiz de kendimiz için nefes almayı öğrenmeliyiz.”

Gözlerimden yaşlar aktı ama ağlamak rahatlatıcı değildi. Kendi seçimlerimi yapacak olduğum için suçlu hissediyordum, annemin gözlerinden okunan “yanımda kal” talebine karşı koyduğum için de…

O gece, odamda uyku tutmadı. Tavana bakarken eski anıların ağırlığı, bedenimi yatağa sabitledi. Babamı, annemin çıkmazlarını, çocukken çözemediğim çatışmaları düşündüm. Herkesin hayatının yükünü taşımak, insanı acımasızca yaşlandırıyordu. Sonra annemin odasından çıkan hafif bir hıçkırık sesi duydum; kapıyı araladım. Siyah saçları yastığa yayılmış, göz kapakları şişmişti. “Anne, iyi misin?” dedim. Omzunu silkti, “Sadece geçmişi düşünüyorum, kızım. Babanla mutlu olacağımı sanmıştım. Sonra sen gelince, bütün sevinçlerim de endişelerim de sana bağlandı. Kendimi unutmuşum, şimdi anlıyorum.”

Birden ayağa kalktı, yanıma geldi: “Ama sen kendini unutma kızım. Hayatta ne istiyorsan, peşinden git. Yoksa ömür geçiyor, insan kendi içini yitiriyor.”

O an anneme sarılırken sırtımdaki yükler birer birer hafifliyordu. Çocukluğumun koridorlarında gezindiğimde her köşe başında annemin yalnızlığı, ama bir yandan da onun bana biçtiği kalın fedakarlık duvarları vardı.

Ertesi gün kahvaltıda annem bana “Dün gece çok düşündüm. Evlatlarımız hayata kendi yolunda yürüsün diye dünyaya geliyor. Senin de kendi yolun var. Benim için yaşamaktan vazgeç demiyorum ama önce kendine adım at,” dedi.

Ben de, annemi üzecek olsam bile, ilk defa ona: “O zaman, bugün kendi hayatım için bir adım atmak istiyorum. Beni destekler misin?” dedim. Gözleri parladı; “Sen mutlu olacaksan, her şey olur” dedi.

O an içimde yıllardır taşımaya alıştığım suçluluk, korku, fedakarlık duyguları yavaşça silinmeye başladı. Hala endişeliyim; hayat, bir anda düzelecek gibi değil. Ama artık biliyorum ki annemin geçmişte yaptığı seçimlere hapsolmak zorunda değilim. Kendi hayatımı yaşamak için ona da bana da izin vermeliyim.

Belki de tüm mesele buydu: Kimi zaman annemizin mutluluğu ya da hüznüyle sınanırken, aslında kendimizi kaybederek büyüyoruz. Ama şimdi soruyorum: Sizce, yıllar boyunca bir başkasının hayatını yüklenip kendi hayallerimizi ertelemek mi doğru, yoksa annemizin sevgisini cebimize koyup yola devam etmek mi?