O Geceden Sonra: Bir Kadının Sıfırdan Doğan Gücü
“Bana bunu nasıl yapabilirsin, Cemal? Onca yılın, bir tek imzayla silinip gitmesi bu kadar kolay mı?”
“Böyle olmak zorundaydı, Nihan. Anlamıyorsun, her şey bitti.”
Kucağımda titreyen ellerimi sıkıca tuttum, ellerimi bıraksa yere düşecek gibiydim. Hülya Abla kolumdan tuttu, avukatım, “Nihan, güçlü olacaksın,” dedi fakat ben ne avukatın ne de yasalarla çizilen o soğuk satırların arasında kaybolmayan kalbimin acısını dindiremiyordum.
Boşanma günü, Ankara Adliyesi’nde soğuk bir kış sabahıydı. Kahvaltı edememiştim, gömleğimin düğmeleri ellerim titrediği için yanlış iliklenmişti. Herkesin gözünde aynı acıma: ‘Yazık… üç odalı evden tek kişilik gözyaşına…’ Cemal, gözlerini kaçırıyordu, avukatı ise çantasındaki belgeleri birer birer çıkarıyordu; herhangi bir iş evrağı gibi. Feryat etmemek için dilimi ısırdım. Oğlum Emre bana koşup “Anne, seninle döneceğiz değil mi?” dedi. Gözlerimi kaçırmak zorunda kaldım. Bunu ona yapamazdım.
O gün her şeyimi kaybettim: Emre’nin velayetini, Çankaya’daki dubleksi, on dört yıllık birlikte biriktirdiğimiz anıları… Cemal’in ailesi çok güçlüydü, avukatı tanınmış bir isimdi; “Ekonomik bir işin yok,” dedi. Üç sene önce kendi dükkânımı açmayı bırakıp ona destek olmaya başlamıştım, pişmanlık katmer katmer yutkunduğum bir ilaç gibi içimdeydi.
Bir hafta boyunca annemin evinin sobalı odasında uyandım. Annem kahvaltılara yumurta haşladı, ama ben pek dokunamadım. Sabahları yataktan çıkmak için bir sebep aradım. Emre’yle Skype’ta konuşmamı bile sınırladılar. Herkes “Allah büyük, sana döner,” dedi, ama herkesin duası, bana bir felç gibi işlemişti. Kendi anneliğimi hissetmiyor, aynada kendimi tanımıyordum.
Üç ay boyunca iş başvurularım sonuçsuz kaldı. Kafelerde garsonluk, butiklerde tezgahtarlık, kendi alanım mimarlık bile iş bulmamı sağlamadı. Kimse “çocuklu, boşanmış, referanssız bir kadın”ı tercih etmiyordu. Arkadaşlarım uzaklaştı, “Gel toplanalım!” bile demediler. Ayda bir, bir araya gelsek dert anlatacak halim yoktu zaten.
Bir gece, eski defterlerle boğuşurken, Cemal’in şirketinin bir sözleşmesini hatırladım. Evin tapusu zamanında benim adıma alınmıştı, sonra ‘yatırım’ diye şirkete devrettiğimizi iddia etmişlerdi ama bir yerde benim onayım olmadan yapılamayacak bir işlemi Cemal içerde çevirmişti. Mahkeme günü, bu detayı hiç fark etmemiştim. Bir gece sabaha karşı internetten eski e-postalarımı didiklerken ‘tapuda usulsüzlük olursa’ diye Google’da arama yaptım. O tapu devri sırasında imzam eksikti. O gün bugündür korkudan gereken cesareti bulamadığım şey, artık tek sahip olduğum şey gibiydi.
Ertesi sabah uyandığımda, yumruğumda güç, gözümde öfke vardı. Eski sınıf arkadaşımla buluştum; şimdi başarılı bir emlak danışmanı olan Elif, bana durumu anlatınca, gözleri parladı: “Eğer haklıysan, yeminle o parayı senden kimse alamaz!” Dilekçe hazırladık, savcılığa gittik. Her adımda kalbim iki kat attı ama Emre’nin bir daha bana ‘seninle döneceğiz’ demesini istediğim için, dizlerim titremedi.
Aylar geçti. Cemal’den haber yoktu ama, onun şirketine bir tebligat gitmişti. Bir akşam, hiç beklemediğim bir anda, cep telefonum çaldı. Arayan özel bir numaraydı. Açtım ve karşımdaki titrek bir ses: “Nihan hanım, ne olur basına gitmeyin. Protokol yapalım, ev hariç hiçbir talebiniz olmasın.” Bu sesi tanıyordum. Cemal’in ortağıydı.
Çok düşünmedim. O anda duyduğum sakinlik, yıllardır unuttuğum bir güçtü. “Siz hayatımdaki tek evi aldınız, şimdi bana daha fazlası lazım,” dedim. Onların ister istemez arayışını, kamudan duyulmasını istemedikleri bir skandalı, benim dilimin ucundaki imza engellemişti. Ben artık sadece mağdur bir kadın değildim; elinde koz tutan, hakkını bilen, istediğini alan biriydim. Ertesi hafta hesabıma yüklü bir meblağ yatırıldı – milyonlarla ölçülen bir para.
Para geldiğinde annemin evindeydim. Annem sevinmek istedi, ama benim gözlerimden akarken akan yaşlar hâlâ sancıydı. Paranın çözemeyeceği bazı şeyler kalmıştı: Emre’yi yine göremiyordum, yılların verdiği kırgınlık kolayca iyileşmedi. Ama cebimde hakkım olanı, elimde ise özgürlüğümü tutuyordum artık. O gün aynaya baktım ve ilk kez gözlerimde korkunun yerini cesaretin aldığını hissettim.
Küçüklüğümden beri babam derdi ki, “Hayatta sırtını başka kimseye değil, kendi aklına, dimdik duruşuna yasla.” İşte o sözü, yaşım kırkı geçince gerçekten anladım. Sıfırdan başladığım, bana ‘kaybettin’ dedikleri hayatta, ben sonunda kendimden yana olanı buldum: cesareti, aklı ve hakkı.
Geceleri hâlâ oğlumun sesi kulaklarımda çınlıyor, küsüp elimi bırakışını unutamıyorum. Fakat şimdi biliyorum; kimse bana kaderiyle oynayamaz, kimse kadının gücünü küçümseyemez. Peki siz, hiç dibe vurduktan sonra bir gecede ayağa kalktınız mı? Ya da hakkınız için savaşmaya ne zaman karar verdiniz?