Yirmi Yılın Acısı: Eski Kayınvalidem ve Ailemle Mücadelem

“Elif, bir kadın evin çatısı olur, dağılmaz!” Kayınvalidem Zeynep Hanım bir kez daha odanın kapısını hızla çarparak çıktı. Kulağımda uğuldayan bu sözleri ne kadar sildirmeye çalışsam da başaramıyordum. O gece oğlum Arda uyurken salonun ucunda tek başıma oturup, ellerim titreyerek, başıma gelenleri tekrar tekrar düşündüm. Yirmi sene önce her şey bambaşkaydı. Ankara’nın en kalabalık caddesinde, kırmızı manto içinde, hayatının aşkı sandığım Mehmet’le karşılaşmıştım. Ailemle vedalaşıp İstanbul’a, onun ailesinin yanına taşındığımda, gözümde bir sonsuzluk ve huzur vardı. Ama işte bugün, o huzurun yalnızca bir illüzyon olduğu gerçeğini kabullenmiş durumdayım.

İlk başlarda her şey normaldi. Zeynep Hanım yüzümde sahte bir tebessümle karşıladı beni; “Kızım, bizim ailede herkes sıkı durur, üzülme, zamanla öğrenirsin.” Biraz sertti ama alışabileceğimi sandım. En azından öyle umuyordum. Düğün gecesi, ablalarıma sarılırken içimde bir şeylerin kopuşunu hissetmiştim ama bunu sadece gelin olmanın heyecanı sandım. Oysa asıl sorunun başlangıcıymış o his.

Mehmet’in ailesiyle birlikte yaşamak zorunda kaldığım evde hemen düzensizlikler başladı. Her sabah kahvaltı hazır olmazsa, evin köşesinde bulduğum ilk bakış, Zeynep Hanım’ın delip geçen gözleriydi. “Bu evi idare edemiyorsan, nasıl yolunu bulacaksınız Mehmet’le?” sorusuna boğuldum her sabah. Mehmet ise karısının yanında duramayacak kadar annesinin sözüne itaat eden bir adamdı. Gizli gizli ağlarken yakaladığında, elini omzuma atmak yerine; “Anne haklı Elif, biraz daha dikkatli ol” diyordu.

Her gün biraz daha daralan bir çemberin içinde nefes almaya çalışıyordum. Oğlumuz Arda doğduğunda, kısa bir süreliğine bana kardeşçe yaklaşacaklarını düşündüm. Zeynep Hanım, “Torunum benim, bana benzer” diye övünürken bile bir huzursuzluk sezdim. Arda iki yaşına geldiğinde, artık onun üzerindeki kontrolü elden bırakmak istemedi. “Sen annelikten ne anlarsın kızım? Biz çocuğu böyle büyütmedik,” diye bağırdı bir gün, oğluma çikolata verdiğimi görünce. Yutkunup bir şey söyleyemedim. Mehmet oracıkta, televizyon karşısında kımıldamadan oturuyordu. O gün anladım: Benim yanımda kimse durmayacaktı.

İlerleyen yıllarda ailedeki kutuplaşma daha da arttı. Evdeki her yemek bir sorguya, her karar bir tartışmaya döner olmuştu. Üçüncü yılda, Mehmet işini kaybettiğinde, yine ben suçlanmıştım: “Senin uğursuzluğun yüzünden oğlumun yüzü gülmüyor!” Oysa ben geceleri gizli gizli dikiş işler, mahallede temizlik yapar, evimizin masraflarına katkı sağlardım. Bir kadının hem anne, hem eş, hem hizmetçi olmak zorunda bırakılması, modern dünyanın merkezinde hâlâ çözülememişti. Yine de hiçbir zaman isyan etmedim. Annemin bana çocukken fısıldadığı gibi: “Kadın kırılır ama dağılmaz.”

Mehmet’le evliliğimizin onuncu yılında, dedikodular kulağıma gelmeye başladı. “Mehmet’in başka biriyle görüldüğünü duydun mu?” diyen komşum Fatoş’un gözlerinden dökülen şüpheyle içimdeki taşlar yer değiştirmeye başladı. Gece uzun uzun Mehmet’i bekledim. Eve geç geldiğinde ceketinde kadın parfümü kokusu vardı. Sordum; “Bana yalan söyleme, biri mi var?” Sustu. Yüzüme bile bakmadı. Sabaha kadar suskunluk bir masal gibi çöktü evimize. Ama ertesi gün Zeynep Hanım, “Kadın dediğin erkeğini tutacak; bak, başkasına gider yoksa!” diye küçük düşürdü beni. Hiçbir destek göremedim. Yine suçlu bendim, yuvamı koruyamayan kadın, aileye rezillik getiren gelin.

Arda büyürken sırf onun için katlandım, hiçbir zaman evi terk etmedim. Oğlumun başına bir laf gelmesin istedim hep. Yıllar, Mehmet’in ihanetleriyle değil, Zeynep Hanım’ın bana çektirdikleriyle daha ağır geçti. Bir gün misafirliğe gelen ablam Gül, yüzümdeki morluğu gördü; artık saklayamayacak kadar yorulmuştum. “Elif, bu hayat senin hayatın. Kendi yolunu çiz. Sen kimseye borçlu değilsin!” dedi. O sözler içimde yankılandı. Belki de annemin kırık dökük sandığı çatı artık tamir edilemez haldeydi.

En büyük kırılma noktası Arda’nın üniversite kazanıp başka şehre gitmesi oldu. O an, beklediğim desteği kaybedince, hayatımda bana ait tek dayanağın da elimden kaydığını fark ettim. Mehmet’le aramızdaki bağ tamamen kopmuştu. Bir gün, “Benim başka şehirde yeni bir hayatım var, sen de kendi yoluna bak,” dedi Mehmet. Gözlerimden yaşlar süzülürken, Zeynep Hanım’ın soğuk bakışları arasından salona ilerledim ve valizimi topladım. Yirmi sene boyunca her sabahı endişeyle, her akşamı gözyaşıyla geçirdiğim o evin kapısını son kez çarptım.

Kendime yeni bir hayat kurmak için çıktığım bu yolda, bir an olsun kendimi suçlamadan edemiyorum. Fakat geçmişin gölgeleri her gece yastığımda bana eşlik ediyor. Kimi zaman Arda’yı düşünüyorum: “Oğlum bana kırgın mı, beni anladı mı?” İçimde yanan hasret ve pişmanlığın yangını hâlâ dinmedi. Ailemin yanında, kardeşlerimle yeniden bir umut bulsam da, o yirmi yılın izlerini hiçbir şey silemedi. Mahallede, kadınlar beni gördükçe bazısı acıyarak, bazısı cesaretimi takdir ederek bakıyor.

Bazen geceleri kendi kendime fısıldıyorum: “Aşk için, aile uğruna kendimden vazgeçmeye değer miydi?” Hayat neden hep kadınlara bunca yük, bunca yargı yüklüyor? Siz olsaydınız ne yapardınız, yirmi sene süren acının ortasında, kendi hayat mücadelenizde kopar mıydınız yoksa bambaşka bir yol mu çizerdiniz?