Beş Yılın Gölgesinde: Kayıp Kızım Derya’nın Ardından Sürüklenen Hayatım

Kapının gürültüyle kapanışı hâlâ kulaklarımda çınlıyor. “Anne, ben Derya’nın yanındayım, merak etme!” demişti Serdar. O an, içimde bir yere saplanan ince korkunun sonradan hayatımı ele geçireceğini nereden bilebilirdim? Kızım Derya, o günün sabahı bana bir şey söylemek ister gibi bakmıştı; gözleri dolu doluydu ama yine de sustu. “Beni mi üzecek, yoksa bir aşık için mi böyle içli?” diye geçirmiştim içimden. Akşam üzeri, Derya’nın camın önünde duruşu, Serdar’ın eski kartal arabası mahallede homurdanırken aceleyle hazırlanışı… her şey kafamda tekrar tekrar dönüyor.

Saatler geçti, telefonuma bir mesaj bile gelmedi. Gece yarısı olmuştu. Endişe sinirime karışıyor, midemde bir yumru gibi büyüyordu. Bir anne olarak içime doğan korkuya rağmen, kızım artık genç bir kadındı, kimseyi boğmak istemezdim, “Çocuklara güvenmeli,” dedim eşim Halil’e sessizce. O ise televizyonun karşısında, elinde çay kaşığıyla sanki hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu. “Emine, bırak azıcık hava alsın. Biz de genç olduk. Hem Serdar iyi çocuktur,” dedi. Kızımın gözlerinde gördüğüm burukluğu, o sırada anladığımdan emindim.

Ama sabah olduğunda, Derya yoktu. Ne yatağı dağılmıştı, ne eşyaları alınmıştı. Sadece başucundaki o kırmızı defter, bir de bana gençliğimden yadigâr, nazar boncuğu bilekliği makyaj aynasında asılı kalmıştı. O an her şeyim çöktü. Sanki ciğerimin ortasına bıçak saplandı. O an bağırmak, haykırmak istedim. Bir kadın, bir anne ne kadar sessiz çığlık atabilirse, öyle bir noktadaydım. Kafamda binbir senaryo dönüyordu: “Bir yere gitmiştir, hâlâ uyuyordur, arkadaşında kalmıştır, başına bir şey mi geldi?” Hemen Serdar’ı aradım, ama telefonu kapalıydı. O sabah polise gittiğimizde, karşımda neredeyse gülümseyen, ilgisiz bir memur oturuyordu: “Aman abla, gençtir, gelir. Kız dediğin başına buyruk olur bazen.” O an, kaybolan sadece kızım değil, adalete dair son ümidim oldu.

Günler geçti, hiçbir haber yok. Her telefon çaldığında yüreğim ağzıma geliyor, geceleri Derya’nın çığlığını duyar gibi uyanıyordum. Mahallede herkes konuşmaya başladı. Birileri, “Emine Hanım’ın kızı dağa mı kaçmış, yoksa kaçırılmış mı?” diye arkamdan fısıldaşıyordu. Herkesin ağzında bir laf, yüreği rahat. Kimse gelip bana “Sabret” demiyor, herkes yargılıyor. Halil sustu, iyice içine kapandı. Bense her sabah tekrar tekrar polise gittim. Bir yandan sokak sokak, savcılıklara, hastanelere, camilere, mezarlıklara kadar iz sürdüm. Hiçbir yerde yoktu.

Kardeşim Nevzat bana sürekli “Emine, kızın belki gönlünü Serdar’a kaptırdı, geri gelir. Öyle çok üstüne gitme, dedikodu çıkar,” dediği anlarda ona öyle öfkelendim ki. Nasıl anlayabilir bir erkek bir annenin acısını? “Senin çocuğun olsa, sen de sokak sokak arardın!” diye bağırdığım gecede kardeşim ilk kez benden çekindi. Yaşadığım acı babama da ağır geldi. Bir gün Halil’le kavga ederken, “Kızın başını ezmedik, başımıza iş çıktı!” deyince yer yarılsa da içine girsem dedim. Kızım bana dayanıp sarılsa… Yıllarca yalnızlığı, özlemi şiddetli bir yağmur gibi yaşadım.

Bir zaman sonra yetimhaneden bir çocuk gelmiş, Derya’yı eski mahallede gördüğünü söylemiş. Oraya koştum, ama ortada ne Derya vardı, ne de bir iz. Anadolu’nun bu küçük Muş kasabasında bile, insanlar birbirini tanır, herkesin gözü üzerindedir. Zamanla adım, “O kadının kayıp kızı var” diye anılır oldu. Bana kimse iş bile vermiyordu. Temizliğe gittiğim evlere kimileri kapılarını azıcık aralayıp bakar, kimileri ise “Allah başka acı vermesin” diyip başını önüne eğiyordu. Oysa ben dayanıyordum, çünkü bir annenin başka çaresi yoktur.

Polis her seferinde aynı sözlerle başından savdı. “Bak abla, Serdar da ortada yok. Demek ki birlikte kaçtılar, genç işi, aşk işi.” Her seferinde içim yandı. “Ben kızımı bilirim, hiç haber vermeden gitmezdi!” dedim. Kimse umursamadı. Günler, aylar, yıllar geçti. Bir gün Derya’nın, ardından sadece kırık bir yüzük bırakıp gittiğini duyduğum anda, yine yıkıldım. Fakat içimde bir yerde Derya’nın hâlâ yaşadığına inandım. O anlardan birinde Halil bana, “Derya öldü say, Emine. Kabul et!” dediğinde elimdeki çayı Halil’in suratına fırlattım. “Ölmez bir evlat, ana sağsa ölmez! Benim çocuğum yaşıyor!”

Bir gece Derya’nın en iyi arkadaşı Aysun bana gizlice geldi. Salondaki eski koltuğa oturup ağladı: “Emine Teyze, bir şey var. Derya bana mesaj atmıştı, korkuyordu. Serdar’ın ona kötü davrandığını, tehdit ettiğini, bana asla söylemememi istemişti. Ama daha fazlasını bilmiyorum.” O cümle beynimde çınladı. Eşyaların arasını didik didik aradım, kırmızı defterini buldum. Defterde, Serdar’dan korktuğunu, bazı akşamlar eve tek başına dönmek istemediğini, bana hiçbir şey belli ettirmemem gerektiğini yazmıştı. O an kızgınlığım kendime döndü: “Ben nasıl anlamadım? Bir anne nasıl hissetmez yavrusunun çırpınışlarını?”

Daha sonra bu defterle tekrar polise gittim. Yine aynı ilgisizlikle, “Allah kolaylık versin,” deyip dosyayı kapatmaya çalıştıklarında isyan ettim. Savcılığa şikayet dilekçesi verdim, televizyonlarda programlara çıktım. Benim dramım o sabahların ana haberlerinde, akşamların sosyal medya başlıklarında yer edindi bir süre. Bazıları “Rezil olduk, yeter” dedi. Ben ise utanmayı unuttum. Evladım söz konusu ise dünyaya kafa tutarım.

Derya’nın doğum günlerinde mezar taşlarının arasında yürüdüm. Her doğan güneşin altında bir umut kırıntısı, her yıldızda kızımın gözlerini aradım. Halil bambaşka adam oldu, işi de gitti, içkiye sarıldı. Ben yine dimdik ayakta durdum. Bir gün Muş’un uzak bir köyünde, bir düğünde Derya’yı gördüğünü iddia eden yaşlı bir kadın çıkageldi. “O kız buradaydı, yabancılara benzemiyordu, bir adama sıkı sıkı sarılıyordu” dedi. O an tekrar yola düştüm, ama yine hüsran…

Beşinci yıl biterken, tüm mahallelerin, ilçe merkezlerinin, yurtların, derneklerin kapısını aşındırdım. Kızımı bulamadım. Ama asla mesajıma cevap gelmedi, defterine yeni satır eklenmedi. Çoğu gece, eski oyuncak bebeklerinin saçlarını tarayarak kendi kendime “Dayan Emine, dayan!” dedim. Kimi zaman isyan ettim: “Neden başka anneler çocuklarıyla mutlu, neden ben yalnızım?” Kimi zaman kaderi kabullendim, kimi zaman da Derya’nın bir gün kapıyı çalacağına inandım.

Şimdi buradayım. Yalnızca eski fotoğraflara bakar, bir deftere yazdığı satırlara dokunurken hayatın en acımasız sorusunu kendime defalarca tekrar soruyorum:

Bir gün gerçeği öğrenmeye cesaretim yetecek mi? Yoksa ben de kızı gibi yitip gidecek miyim, hiç bir cevap bulamadan? Sahi, siz olsanız hangi umuda tutunurdunuz?