Sen Sadece Bir Lezbensin! Bir Ziyaretin Gölgesinde Kırılan Hayatlar
“Sen sadece bir lezbensin! Bizim gelinimiz olamayacaksın, bunu aklına sok!” Cihan ve ben yan yana duran sandalye kolçaklarında adeta donup kalmıştık. Fadime Hanım’ın çatık kaşlarının gölgesi masadaki bütün yemeği soğutmuş gibiydi. Beynimde yankılanan o cümleyi bir türlü dışarı atamıyordum. Masaya ilk otururken içtenlikle sorduğum “Ablamın reçelli tarifini denedim Fadime Hanım, isterseniz sizin damak zevkinize de uyar mı diye düşündüm” cümlesinin ardından böyle bir sözle karşılaşmayı hiç ama hiç beklemiyordum. Sonra Fadime Hanım’ın yüzü bana dönük, Cihan’a ise sırtı dönüktü, ama bütün zehrini sadece bana akıtıyordu.
Çocukluğumda bize hep derlerdi: “Misafire hürmet edilir, sofra neşe kaynağıdır.” Annem evimizde bir misafir olunca ablamla mutfağı pırıl pırıl yapar, güler yüzümüzden eksilmezdi. Babam bile gülümseyip ellerini yıkayıp misafirin elini öperek karşılardı. Yıllar geçti, İstanbul’da evlendik. Ben, kendi ailemin sıcaklığını Cihan ile kurduğum yuvama taşımak isterken, kayınvalidemden gelen her adım bana dipsiz bir kuyu gibi geldi. Sadece eve misafir gelince mi evde huzur kaybolurdu? Yoksa her anne, oğlunu evlendikten sonra kaybetmemek için mi gelinine işkence ederdi?
O akşam sofraya soğanlı et sotesi, anne usulü pilav, yoğurtlu kabak ve ablamın meşhur reçelli kurabiyelerini hazırlamıştım. Her şey sıcakken, demli çayın buharı yükselirken bir sessizlik çöktü. Fadime Hanım çorbayı karıştırıp bana şöyle bir baktı: “Benim oğlum hiç böyle eksik sofralar görmedi. Annesinin evinde misafire çorba bile şöyle mis gibi, çeşit çeşit olurdu. Siz yeni gelinler hiçbir işin hakkını vermiyorsunuz. Böyle mi öğrendin annenden misafir ağırlamayı?” Sanki boğazımdaki düğüm birden büyüdü. Hayatımda yemek yapmak ve sunmak kadar sevdiğim çok az şey vardır. “Elimden geleni yaptım, eksiğim olduysa affedin,” dedim, ama o hiç oralı olmadı.
Eşim Cihan ise annesinin sözlerinden kaçmaya çalışır gibi telefona bakıyordu. Arada bana üzgün gözlerle işaret vermeye çalıştı, ama annesinin gölgesinde bir çocuk gibi kaldı. Masada çatal-bıçak sesleri dışında bir şey duyulmazken, Fadime Hanım aniden sandalyesini çekip bana doğru eğildi: “Senin tembelliğinden içim şişiyor. Kaç defa söyledim; gençler şimdi iş güç yapmaz, gel bakayım mutfağa. Şu tabakları bir kaldır da görelim tembelliğini!” Cihan araya girmek istedi: “Anne, yeter artık—” Fadime Hanım elini masaya vurdu: “Sen de konuşma, oğlum! Görmüyor musun, evin hali ne? Anan mı olsan böyle mi davranırsın?”
O an gözyaşlarımı tutamadım; “Kimseye layık olamıyorum galiba,” dedim sesim titreyerek. Hafif bir titreme gelip ellerime vurdu. Fadime Hanım’ın gözlerinde benliğime nefretle bakıyordu. “Ne ağlıyorsun? Küçük çocuk musun sen? Bizim ailemize gelin olmuşsun, azıcık büyü. Hem bir kadın evde oturup rahat edecek, erkek para getirsin, sen otur üstüne keyif yap! Yok öyle bedavacılık!”
Büyüdüğüm ev, annemin sıcak elleri, babamın koruyan sesi… O an bir anda annemi evimizde hayal ettim; asla bu kadar kalbimi kırmaz, asla sofrada bir kadını aşağılamazdı. İçimde tarifsiz bir öfke ve yalnızlık karışımı büyüyordu. Oysa evlilik iki kişinin ortak emeği değil miydi? Ben de çalışıyor, evin bütçesine katkı sağlıyor, akşamları yorgun argın gelip yemek hazırlıyordum. Bir an Cihan’a bakıp gözlerimle yardım istedim, ama o başını öne eğdi.
Kayınvalidemin sözü üstüne sözü geldi, evin tüm havası değişmişti. “Bizim ailemiz böyle tembellere alışık değil, Cihan. Ne iş yaparsa yapsın, evin kadını evin kadınıdır. Sen kendi anneni anneliğe layık gördün de bu kız seni bize layık gördü mü?” dedikçe kalbim daha sıkı sıkı düğümleniyordu. Benim için ev, sevgi ve paylaşım alanıydı, ama birden buz gibi bir mekâna dönüşmüştü.
Çatalı elinden fırlatıp mutfağa kaçtım. Arkamdan Cihan geldi, sessizce sarılmaya çalıştı. Gözyaşlarım tabaklara akmaya devam etti. Cihan, “Ne desen haklısın ama annem; kırmak da istemiyorum seni. Ne olursa olsun birlikteyiz, biliyorsun değil mi?” diye fısıldadı. Fakat içimde, kendimi yetersiz ve değersiz hissettiğim o anı telafi edemiyordu.
Gecenin sonunda kapı kilitlendiğinde, Cihan ile masada uzun bir sessizlik oldu. Duvardaki saat, mutfakta kalan yemek kokusu, hala lavaboda bekleyen tabaklar… Her şey o geceyi anımsatıyordu. O anlarda en çok hissettiğim huzursuzluk değildi, umudu kaybetmekti. Misafirin evde ağlatılması bile bir çeşit yabancılıktı artık bana. Cihan’la göz göze geldik. “Bazen düşünmeden edemiyorum, Cihan; neden aileler evlatlarının mutluluğunda kendi gölgelerini bırakırlar? Biz hangi sofrada mutlu olacağız? Kendi evimizde bile kendimiz olamaz mıyız?”
Bazen sormaktan çekiniyoruz: Siz başka birinin gölgesinde kalmadan evinizi yuva yapabildiniz mi?