İki Yetimin Bir Kaderde Buluşması: Bir Umut Evinde Başlayan Hayat
“Yeter artık!” dedi Tülin, öfkesini zar zor tutarak. Sırılsıklam yağmurun altında, eski bir minibüsün camına kafasını yaslamıştı. O an, ağabeyimiz ve yengemizle yaşadıklarımızın ağırlığıyla aynı minibüste, birbirimize sarılarak köy yolunda ilerliyorduk. Annemiz henüz hamileyken babamızı kaybetmiş, annemiz de birkaç yıl önce bizi kimsesiz bırakıp gittiğinde devlet bizi, vasiliyemizi alan aileye teslim etmişti. Oranın huzur olmayacağını, o gün kapıdan ilk adımımızı atarken anlamıştık ama nereye gidecektik? Okul çıkışları bize kelepçe gibi baskı yapan yengemizden, arabesk müziklerle dolu salonun boğucu havasından kaçabilmek için camdan bakıp, hayallerimizde bir başka yerde, bir başka evde mutlu olduğumuzu düşünürdük.
Göçmen bir ailenin küçük kızları olarak, Tülin’le her gecemiz, sabaha kadar konuşmalarla, yeni umutlarla geçti. İki yıl boyunca, birbirimizi sıkarak direnip, hiçbir gece gözyaşlarımızı göstermemeye çalıştık. Ama geçen ay, yengemin o sabah: “Siz zaten başımıza kaldınız!” diye haykırmasıyla, Tülin’in sabrı taştı. O gün, sabahın köründe, küçük bir çantaya birkaç eski fotoğrafımızı, annemizin iğnesini ve bana olan mektuplarını atıp koştuk. Kim ne derse desin, ya kendi yolumuzu çizecektik ya da böyle sürünecektik…
Minibüs gece vakti, ismini ilk kez duyduğumuz, Bursa’nın ufak bir köyünde durdu. Yağmur yavaş yavaş dinerken, gözlerimizin önüne, köy girişinde ışıkları yanmış bir ev, bahçede çocuk sesleri ve yüksek bir kahkaha geldi. Bir süre uzaktan izledik. Doğum günü pastasına mum dikiliyor, kadınlar taze börekleri masaya taşıyordu. O an, insanın yabancı bir yerde bile sanki sevgiye, dostluğa aitmiş gibi hissetmesini sağlayan o sıcaklık içimize işledi. Tülin bir nefes aldı: “Hadi, cesaret…” dedi ve elimden tutup kapının önündeki eski tel çiti araladık. İçeri adımımızı atar atmaz Bahriye Teyze ile göz göze geldik; gözlerinde merak, sesinde şaşkınlık vardı: “Kızım siz kimsiniz gecenin bu saatinde?”
Şaşkınlardı tabii. Özür dileyerek, başımızdan geçenleri kısa kısa anlattık. Bahriye Teyze’nin gözleri, ben anlatırken doldu, Tülin’e sarıldı: “Biz de iki kardeştik, çocukken… Gelin, üşüdünüz, önce bir ısının! Nasıl olsa sabah konuşuruz her şeyi.” Daha önce bu kadar sıcak, bu kadar şefkatli bir ses duymamıştım. İçerde sobanın başında, ayağımızdan sular damlarken mahalleli de yavaşça toplandı. Kimi heyecanla sorular yağdırıyor, kimi ellerimize sıcak ekmek tutturuyordu.
Köyde kadınların dilinde laf çok olur. Bir hafta boyunca, her sabah başka birinin eline sıcak poğaçayla uyanıp, gün boyu Bahriye Teyze’nin evinde hiçbir iş yaptırılmadan gezindik. Önce kurulu bir masa, sonra okula gitmemiz, ardından akşamları komşularla çay sohbetleri… O zamana dek herkesin gülümsediği, sahip çıktığı o huzurlu ev günlerce cennetten bir köşe gibi geldi. Tülin mutlu, ben ise bir türlü kendimi bırakıp da onların aile olabileceğine inanamıyordum. İçimde, yılların sürüklediği o güvensizlik, ‘Ya bir gün bunlar da bizi gönderirse?’ korkusu hiç eksik olmadı.
İlk kavga da çok geçmedi: Bir akşam, Bahriye Teyze’nin oğlu Mustafa abimizin, “Burada kalacaksınız, okula da yazılacaksınız” deyişiyle başladı her şey. Tülin sevinçten havalara uçtu ama ben: “Bize ne kadar sahip çıkabilirsiniz? Sizi de yormak istemiyoruz…” dedim. Bahriye Teyze çok kırıldı, elindeki çay tepsisini ocağın üstüne bıraktı: “Küçüğüm, insanlar misafiri gönderir ama evladını göndermez! Şimdi, ilk defa bizimle bizim gibi ağlayıp, bizim gibi gülecek yeni kızlarımız olacak diye sevinirken, sen hâlâ duyacağın bir azara, başa kakılan bir cümleye mi alıştın?”
O gece Tülin’le sobanın başında saatlerce ağladık. Tülin, “Bizim iyiliğimize inanan insanlar da varmış,” dedi. Ben ise, kendimi affetmeye çalışarak, köyde bana uzanan ellere karşılık nasıl güveneceğimi düşündüm. Sabah olduğunda, güneş yeni bir şans gibi kapıdan içeri süzüldü. Bahriye Teyze kahvaltıyı hazırlarken, bir tabak yumurta koydu önüme; eğilip kulağıma fısıldadı: “Burada benim kızım olmayı kabul edecek misin?”
Kabul ettim. Ama bir aileye ait olmak, sadece yüreğini açmakla olmuyormuş; geçmişinin yükünü sırtından atmak da gerekmiş. Köydeki okulda, ilk gün herkes bizden uzak dursa da, zamanla dersten önce nöbetçi kalan öğretmenimiz Gözde Hanım “Sen ne güzel resim çiziyorsun Ayça, bize okul panosunu süsler misin?” dedi. O çizdiğim çiçeklerle, panoya okulun bahar havası yayılırken, çocuklar da gülümseyerek etrafımıza toplandı.
Bir sene geçti. Yaz aylarında, birlikte tarla işlerine gitmek, akşamları bahçede karpuzları bölüşmek, eskiden televizyonda izlediğimiz o sıcacık aile ortamını yaşamak… Yine de içimde küçük bir sızı, her şeyin bir gün sona ereceği korkusu vardı. Kış geldiğinde, köyde dedikodular başladı: “Yetim kaldılar, ama Bahriye Hanım büyük risk aldı, ya bir gün başlarına iş gelirse?” Mustafa abimiz başımı okşadı, “Ailemizi herkesin mutlu olması için büyüttük biz, gocunan gocunsun kardeşim!” dedi. Tülin atıldı: “İnsan kalbinin sahibidir abla, sen bize kalbini açmasan, dünya kadar kapı açılsa ne olur?”
O akşam, ilk defa Bahriye Teyze’ye sarılıp ağladım; “İnanacağım bundan sonra… Sizi kaybetmekten korkarak yaşamaktansa, yüreğimi açacağım.” dedim. Az sonra köyde elektrikler kesildi, herkes tek evde toplandı; mum ışığında, bir arada şarkı söyledik. Mustafa abim, “Kardeşler, en güzel aileyi sevgi kurar, kan bağı değil,” deyince bütün köy sessizce alkışladı.
Şimdi, üzerinden tam üç yıl geçti. Üniversiteye hazırlanıyorum, Tülin köy okulunda küçük kardeşlerimize ablalık yapıyor. Yengemizin evini, geçmişin acı izlerini, cemrenin düşmesiyle gelen uyanışı düşündüğümde, içimde hem hüzün hem huzur var. Artık biliyorum: İnsan hangi acıları yaşarsa yaşasın, eğer gerçekten sahip çıkan bir yüreğe rastlarsa, orası evidir. Yine de bazen geceleri kendi kendime sorarım: Ya biz başta korkup kaçsak, o çitin kapısını açmasaydık ne olurdu? Hayatımıza cesaretle sahip çıkmak, acaba kaderin bize sonsuz bir aile sunmasının sırrı mıydı?