Var Olmayan Aile: Varlık ile Yokluk Arasında

— Zeynep, aç şu telefonu artık! Beni çıldırtacaksın! — Annemin sesi telefonda öyle gergindi ki, sanki bağrışları minik mutfağımı başıma yıkacaktı.

Daha sabah kahvemi içememiştim, uyku mahmurluğu içinde elim titreyerek telefonu açtım. — Anne, sabah sabah ne oldu yine?

— Ne olacağı var mı? Halamlar yine sormuş: “Bizim Zeynep doktor oldu, diyorsun. Getir de ellerine bakalım!” O kızcağız bunca yıl ne çile çekti, herkes bi’ ağızdan övünecek diye sen kendini bu kadar harap ettin mi?

Derin bir nefes aldım, yumruklarım sıkılı. Annemin cümleleri bana çocukluğumdan beri kazandırmaya çalıştığı o hiç var olmamış ailenin yükünü tekrar hatırlatıyordu. “Ailem…” dedim içimden, “Var olmayan, sadece isimlerden ve hayal kırıklıklarından oluşan bir silsile…”

— Anne, ben hayatımı başkaları için yaşamak zorunda değilim, dedim bu sefer daha net bir tonla. Ama annem, her zamanki gibi dinlemedi.

— Kızım, herkesin bir ailesi var. Kimse tek başına var olamaz, hem akrabalarımız da bizim ailemiz! Bunu artık anlasa mıydın?

O anda, aklım yine eski günlere gitti. Babamın gidişiyle başlayan sessizlik; halamların cenazede bana garip garip bakışları, amcamın görebileceğim tek tebessümünü bile bana çok gören o ifadesiz suratı… Zorlu çocukluk yıllarımda herkesin konuştuğu tek şey ‘aile bağları’ydı ve bana tek bir tokat gibi vurmuşlardı: “Sen annene çekmemişsin, biraz daha Halime Hanım gibi ağırbaşlı olsaydın keşke.”

Neden hiç var olmamış akrabaların yükünü ben çekmek zorundaydım? Bunun cevabını bilmeden büyüdüm. Her seferinde başkaları için en iyi okullarda okumam, en zor denemelerde en yüksek notu almam gerekti. Çünkü annem öyle istiyordu, “Beni rezil etme, komşulara laf verme.”

Üniversitede tıp fakültesini kazanmak bir mucizeydi, evet… Ama İstanbul’un umut vadeden köhne yurt odalarında gözyaşlarımla dökülen gecelerde, babamın yakın dediği ama yüzüme bile bakmayan dayımların varlığını hissettim. Yalnızdım, ama annem bunu asla kabul etmedi. Arada bir, “Bak sana çeyiz hazırladım, ileride evlenince kullanırsın” diyordu. Sanki hayat, sadece bir meslek ve evlilik arasındaki bir otobüs yolculuğuydu.

İş bulduğumda, klinikteki ilk günüme dair en net anım halamın WhatsApp grubuna attığı ucuz bir ‘Maşallah, Zeynep doktor olmuş’ mesajıydı. O an ellerime baktım, gerçekten doktor muyum yoksa herkesin ağzında dolaşan bir hikayenin karakteri miyim?

Ne zaman bir başarım olsa, anneme döner, bir türlü adını koyamadığım bir huzursuzlukla övgü beklerdim. O ise bakışlarını kaçırır, “Komşular iyisini bilir, bizim Mahmut Bey’in kızı da eczacı olmuş” derdi. Hep kıyas, hep karşılaştırma… Kafamda “Ben iyi miyim, sadece yeterli miyim?” sorusu döner durur.

Bir gün iş dönüşü, kapıda dayım beni bekliyordu. Yıllardır konuşmadığım adam, elinde eski bir fotoğrafla duruyordu. “Bu sensin, Zeynep. Biliyor musun, annen tıpta okumanı istediğinde çok kızmıştık. Tıpçılar aileyle fazla ilgilenemez, çok meşgul olur demiştik. Ama bak, şimdi sen aileden daha çok başkalarına dokunuyorsun.”

Kelimesi kelimesine hatırlıyorum… Sanki varlığımı inkâr ediyor, ama yumuşak bir dokunuşla hak veriyordu. Benimle gerçekten gurur duyuyor muydu, yoksa başka türlü bir pişmanlık duygusu muydu anlatmak istediği?

Hepimizin bir hikâyesi vardı, ama ben hiç kendi hikâyemin başrolü olamamıştım. Annemin gölgesinde, akrabaların hiç var olmayan samimiyetinde, başkalarının başarılarında kendime yer bulmaya çalışmıştım. Akşamları kendi başıma makarna haşlamaktan başka beceremeyen ben, sabahları yüz yüze bakmaya korktuğum bir aile albümünde sadece silik bir gölgeydim.

Sonunda, bir öğle arası anneme sesi hafif titrek “Anne, ben gerçekten mutlu muyum?” diye sordum. O hala, “Sen başkalarını mutlu edince mutlu olursun, böyledir o işler” diye cevap verdi. Hayır anne, ben kendi mutluluğumla var olmak istiyorum, dedim içimden… Ama o, duymadı ya da duymak istemedi.

Bazen düşünüyorum… Acaba gerçek bir ailem olsaydı, adını bilmediğim akrabalara değil de bana koşulsuz inanan insanlara sahip olsaydım, yine de eksik hisseder miydim? Yoksa asıl eksik olanın, kucaklaşmayan, konuşmayan, birbirine gerçek anlamda dokunamayan bir ailenin içini kemiren sessizlikler mi olduğunu yıllar sonra anladım?

Şimdi burada, kliniğimde, her gün başkalarının yarasını sararken, kendi derin yaralarımla yaşadığımı fark ediyorum. Annemin sesi hâlâ kulağımda: “Doktorluk meslek değil, kutsal bir görev!” Ama kimsenin göremediği bir yarayı iyileştirmek neredeyse imkânsız: O yara, aile denen kelimenin hiç gerçekleşmemiş anlamında gizli.

Siz hiç, var olmayan bir aileyle yaşamayı denediniz mi? Ya da çocukluğunuzdan kalan eski bir telefon numarasının hâlâ çalacağından umut ettiğiniz o duyguya hiç tutundunuz mu?