Evi Sat ve Kardeşine Yardım Et – Bir Ailenin Yıkımı ve Onuru Üzerine

Başımı iki elimle tutmuş, duvarın köşesine sırtımı verdim. Annemin sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyordu: “Ayşe, o evi satacaksın! Emre’yi bu borçtan başka türlü kurtaramayız, anlamıyor musun?” Kafam zonkluyor, gözyaşlarım sımsıcak yanaklarımdan süzülüyordu. Kalbim delicesine çarparken, içimdeki öfke ve keder birbirine karışıyordu.

Ev… Yirmi yıl önce, babamın daha hayattayken krediyle, dişinden tırnağından artırarak aldığı, eski ahşap pencerelerinden yazın böceklerin gece vakti içeri usulca süzüldüğü, duvarlarına çocukken hayalimde yıldızlar çizdiğim yuva. Hasta olduğumda serpilen çorba kokusunu, az paramız olduğunda birlikte yapılan yumurtalı ekmeklerin sıcaklığını hatırlıyorum. Ve şimdi, annem bana bu evi gözümü bile kırpmadan satmamı emrediyor. Neden, diye sormaya cesaretim yok. Çünkü cevabını biliyorum ve cevabı hiç mi hiç sevmiyorum.

Mutfak masasının başında, annem ve kardeşim Emre tartışıyorlardı. Annem sandalyede dikilmiş, dudakları ince bir çizgi hâlinde. “Yarın sabah emlakçıya gideceğim. Sen de gel Ayşe, imza atarsın,” dedi sertçe, bana dönüp. Emre başını öne eğmiş, elleriyle dudaklarına dokunuyor. O bakışı… Suçluluk, korku ve, evet, biraz da utanmaz bir rahatlık. Çünkü biliyor, annesi her zaman onun tarafında.

“Ana, yapamam. Bu ev bana babamdan kaldı. Ben de bir gün kendi ailemi kurmak istiyorum.” Sesim elimde olmadan kısık ve titrek çıkıyor. Annem bana öfkeyle bakıyor. “Kendi aileni de ancak böyle bir şey yaparak kurabilirsin. Kardeşinin borçlarını öderiz, Emre yeniden başlar. Hem, senden başka ne isteyeceğim?”

Burada hak ettiğim ilgiyi, sevgiyi hiçbir zaman bulamamıştım. Küçükken dahi, annemin Emre’ye gösterdiği kollayan, şefkatli tavrı bana göstermediği belliydi. Onun için ben her zaman, derslerinle ilgilen, temiz ol, elaleme laf getirme diyerek büyüttüğü bir sorumluluk duvarıydım. Gece yatağımda ağladığımda, odama uğramazdı annem. Ama Emre, ne zaman başarısız olsa savunulurdu. Üniversiteyi bırakınca, “Oğlan daha genç, yönünü bulur,” demişti. Şimdi ise, kumarda kaybettiği borcu ödemek için tek varlığımı istemekte bir beis görmüyordu.

Emre başını kaldırıp gözlerime baktı. “Abla, vallahi ben böyle olsun istemedim. Neyse ki başka çıkar yol yok. Benimle biraz konuş, ben de utanıyorum ama… Ne olursun, bana yardım et.” Yalvaran gözleri altındaki gölgeler, geceleri uyuyamadığını söylese de, gözümde küçük bir çocuk gibi savunmasız görünmüyordu. Kaç yaşına geldik, hâlâ sorumluluğu bana yüklediler. Hayatımın yükünü ben taşıdım, Emre’nin hatalarını da ben mi sırtlayacaktım?

O gece yatağımda bacaklarımı karnıma çekip, gri duvara baktım. İçimdeki çığlığa engel olamıyordum. Sabahın ilk ışıklarında, annemi salonda sessizce ağlarken buldum. Babamı kaybettiğimiz yıl hatırladığım gibi; gözlerinde çaresizlik. “Senin baban da olsaydı, böyle olmazdı,” dedi, sanki suçlu benmişim gibi. “Ekrem baban bize hiçbir şey bırakmadı, evden başka… Emre mahvolursa, ben de onunla mahvolurum.”

Yutkundum. Beni düşündün mü hiç, anne? Demedim. Benim hayatımın enkazının üstünde yeni bir şans inşa etmeyi istiyordun. Ofisteki işim, kendime kurduğum düzen… Akşamları pencere önünde çay içtiğim, hayal kurduğum bu küçücük eve sığdırdığım hayallerim… Tek kelimeyle silip atmamı.

Bir hafta boyunca evrak işleriyle uğraşırken, öfkem kor gibi içimde yandı. Emlakçıya gittiğimizde, imza atmadan önce içimden “Kaybettin Ayşe,” dedim. Ama annem kararlıydı. Evi değerinin altında sattık. Emre’nin borçlarını ödedik.

Her şeyin bittiğini sandığım gün, annem bana dönüp “Evini sattın ya, bak neler gelecek başına. Allah razı olsun,” dedi. Fakat ne huzur geldi bana, ne de bir teşekkür. Emre ise, birkaç ay sonra yeniden borçlarını biriktirmeye başladı.

O zaman kalbim kırık, gözlerim yaşlı halde, bu sefer anneme değil, kendime kızıyordum. “Beni neden hiç seçmediniz? Neden ben, sizin için yalnızca bir çözüm oldum, bir insan değil?” diye sordum kendime. Cevapsız kaldı her şey. Bir gece Emre yine aradı, “Ablacığım, bu sefer yeminle toparlanacağım,” dediğinde, telefonu kapadım.

Babamın çerçeveli fotoğrafına bakarken, sesim titredi: “Bu ailende ilk defa kendim için hayır diyorum. Keşke bunu daha önce yapabilseydim. Acaba sevilmek için, onay için kendimden hep vazgeçmek zorunda mı kaldım?”

Şimdi kendi başıma yeni bir şehirde, küçük bir evde yaşıyorum. O eski evin yerinde bir apartman yükselmiş, yolu her geçtiğimde içim sızlıyor. Ama yine de artık, yüküm biraz daha hafif. Çünkü öğrendim; bazen en yakınların, insanı en çok yoran olabiliyormuş. Siz olsaydınız ne yapardınız? Başkasının hatalarının bedelini defalarca öder miydiniz?