Torunumu Yitirdiğim Gece: Bir Büyükanne’nin Kalbinde Hiç Bitmeyen Fırtına

“Büyükanne olmak, insanın yüreğinde bambaşka bir pencere açıyor. Ama açılan her pencere, bazen soğuk bir rüzgâra da davetiye çıkarıyor,” diye düşündüm, o gece yatakta bir sağa bir sola dönerken. Yastığımda Tolga’nın başını kokladığım anlar dün gibi aklımda. Soğuk bir Ocak gecesiydi. Zeynep kapıyı çaresizce çalmış, gözlerinin altı morarmıştı. Kucağında üç yaşındaki oğlu ve taşlaşmış bir umut…

“Anne, gözünü seveyim, çok zor durumdayım. Tolga’ya birkaç hafta bakabilir misin?” dedi o incecik, kırılmış sesiyle. Ben ne diyebilirdim ki, kendi evladım, can parçam… Tolga’yı o gece kollarıma aldım. Titrek bir nefes gibi hissettim minicik bedenini. Elimi uzattı, “Babaanne…” dedi, şaka yaparcasına. Yanağıma başını yaslayıp usulca uyuyakaldı. İşte o an, hem sevinç hem de tarifsiz bir korku kapladı içimi.

O birkaç hafta aylar oldu. Zeynep’in işi, hayatı, sorunları… Bazen arardı, bazen günlerce ses çıkmazdı. “Anne, işten çıkamıyorum, haftaya gelirim,” derdi. Küçük Tolga, annesinin kokusunu kimi zaman yastığına, kimi zaman bana sordu. Ben ise elimden gelen sevgiyi fazlasıyla vermeye çalışıyordum. Sabahları sıcak sütünü, akşamları masalını hiç eksik etmedim. Komşular, akrabalar bazen laf çarpar gibi konuşurdu: “Belli ki çocuk büyükanneyi anne bellemiş…” İçimi ince ince kemiren bir suçluluk duygusu her gece yastığıma gömülürdü.

Yıllar geçti, Tolga okula başladı. Her gün elinden tutuyor, sabah servisine yetiştiriyordum. Okulun anneler gününe özel düzenlediği şenlikte herkes annesinin elini tutarken, Tolga tereddütle bana bakıp, “Büyükanne, ben hangi masaya oturacağım?” diye sordu. Koca bir salonda küçücük bir çocuk ve kucağındaki tüm o yaşanmışlıklar… Yutkundum, gülümsedim: “İstersen yanımda oturabilirsin yavrum.” Diğer anneler uzaktan bakıp fısıldaşırken, bizim masada tatlı bir sessizlik vardı. O gece kendime söz verdim: Ne olursa olsun bu çocuğa anne gibi sahip çıkacaktım.

Tolga büyüdükçe, Zeynep’in hayatı biraz daha normale döndü. İstanbul’da bir iş bulmuş, ayda bir anca gelebiliyordu. Aramızda hep bir mesafe, hep bir yabancılık… Zeynep gelince Tolga başını öne eğer, “Anne, ne zaman gideceksin?” dememeye çalışırdı. Ben ise kendi içinde isyanda olan yanımı sustururdum. Torunuma bakmak annelik mi, yoksa Zeynep’in yükünü sırtlamak mıydı? Bazen geceleri mutfak lambasını açıp kendi kendime sessizce ağladığımı hatırlıyorum. Zeynep’i suçlu görmek istemiyordum ama bazen gözlerindeki o öfke, beni de suçluymuşum gibi hissettiriyordu.

Bir gün okulda toplantı vardı. Öğretmen Tolga’yı övdü: “Ne güzel, çok terbiyeli ve çalışkan bir çocuk. Eve kim bakıyor?” O soru öyle ortada kaldı ki… Benim yanıtımı bekler gibi baktılar. “Ben bakıyorum,” dedim kısa ve utangaç bir sesle. O an içimde bir şeyler koptu. Sanki hep ikinci planda kalmaya mecburdum. Oğlum değil, torunumdu ama yüreğimde o kadar büyütmüştüm ki onu…

Yıllar böyle geçti. Tolga lise çağında daha da içine kapandı, annesiyle vedalaşmayı bile reddedecek kadar bana bağlanmıştı. Bir akşamüstü Zeynep işini bırakmış eve taşınmaya karar verdi. Alabildiğine yabancı bir kadın girmişti evime adeta. İlk kez, kendi torunumun bana bakışında bir mesafe hissettim. Zeynep’le masada konuşmalar daraldı, bakışlar sertleşti:

‘Anne, bu çocuk bana yabancı gibi davranıyor. Sen ne yaptın ona?’ dedi, çatık kaşlarla. Sesim titreyerek, “Sadece anne sevgisi verdim,” diyebildim. ‘Ben annesiyim, bunu unutmamışsındır herhalde’ dedi. O an bir bıçak gibi saplandı yüreğime. Oğlumla, kocamla hiç böyle derin tartışmalarım olmamıştı. Kendi kızımla yaşadığım bu uzaklığı, içimde yaşadığım suçluluğu kimse bilmezdi.

Aylardan mart, yağmurlu bir gündü. Zeynep birdenbire eşyalarını toplamaya başladı. Tolga odaya kapanmış, sessizce ağlıyordu. O gece boyunca konuşup dertleşemedik. Zeynep, ‘Sen oğlumu benden çaldın, yıllarca annelik duygusundan mahrum ettin,’ deyince boğazımda bir şey düğümlendi. ‘Hayır,’ dedim. ‘İsteseydin her şeye rağmen yanında tutardın. Ben sadece torunumu korudum. Sevgiyle… Emek vererek…’

Ama kalbime sanki bir demir parçası bırakılmıştı. Gece Tolga’nın yanına girdim. Köşede gözleri kızarmış oturuyordu. “Büyükanne, anneyle tekrar İstanbul’a mı gideceğim?” dedi. Ben de gözyaşımı tutamayıp, “Bazen anneler de hata yapar yavrum… Bazen büyükanne kalbi, annelikten daha çok sahiplenebilir. Bağışlayabilir misin beni?” dedim.

O gece, sabaha kadar uyuyamadım. Bir yanım doğru yaptım, dedikçe diğer yanım, ‘Peki ya Zeynep?’ diye inledi. Sabah Zeynep, Tolga’yı aldı. Kapıdan çıkarken bana öyle bir bakışı vardı ki; sanki yılların yarası hiç kapanmayacaktı. Tolga başını kaldırmadı, bana bakamadı. O an o küçücük çocuk gitti, yerinde koca bir boşluk kaldı.

Aylarca Tolga’dan haber alamadım. Zeynep arada mesaj atar, ‘Her şey yolunda,’ derdi ama biliyordum ki hiçbir şey yolunda değildi. Ben ise her akşam torunuma ördüğüm oyuncakları, ona aldığı fotoğrafları elime alıp gözyaşlarımı tutamazdım. Sokakta, parkta oynayan çocukları gördükçe içim acır, “Keşke…” diye başlayan cümleleri yutkunurdum.

Bir gün beklenmeyen bir telefon çaldı. Zeynep’in numarası… Açmaya korktum. ‘Anne, Tolga seni görmek istiyor,’ dedi. O an eski özlemlerimle, yeni korkularım arasında bir yerde gidip geldim. Birkaç saat sonra kapı çaldı. Tolga, birkaç santim uzamış, gözleri daha olgun, ama gülüşü hep aynı. Sarıldık. O an anladım ki; hiçbir sevgi, hiçbir fedakarlık ‘bedelsiz’ yaşanmazmış. Hangi cephede olursan ol, sevginin kazananı da, kaybedeni de sensin aslında.

O günden sonra ne Zeynep’le ilişkimiz eskisi gibi oldu, ne de Tolga’yla… Ama bir aile olarak, eksiklerimizle, kırık dökük sevgilerimizle birbirimize tutunduk. “Peki, ben yanlış mıydım, yoksa hayatın yükünü tek başıma mı taşımaya çalıştım?”

Sizce bir büyükanne çocuğa hem anne, hem koruyucu olabilir mi? Ya da bir anne yıllar sonra yuvaya dönünce kimin haklı olduğuna nasıl karar verilir? Hikayemi okuduktan sonra ne düşündüğünüzü bana anlatır mısınız?