Babamı Terk Etmeyin: Bir Kaybın ve Affetme Umudunun Hikayesi

— Oğlum, neden aramadın gelmeden? — dedi annem, kapıyı açar açmaz. Gözlerinde hem şaşkınlık hem de hafif bir endişe vardı.

— Anneciğim, işten çıktım, yolum düştü, dedim bir uğrayayım. — dedim, omuz silktim ama içimde fırtınalar kopuyordu.

Annemin mutfağına geçtik. Her zamanki gibi çay koydu, masanın başına oturduk. O an, gözlerim ister istemez duvardaki eski fotoğrafa kaydı: Babam, annem ve ben… Mutluymuşuz gibi gülümseyen üç kişi. Oysa o fotoğraf çekildikten kısa süre sonra her şey değişmişti.

— Bir şey mi oldu? — diye sordu annem, gözlerimin dolduğunu fark etmiş olmalıydı.

— Anne… Babamı düşündüm bugün. Yıllardır konuşmuyoruz ya… Belki de artık zamanı gelmiştir, dedim kendi kendime. — dedim, sesim titreyerek.

Annem bir an sustu. Çaydanlığın fokurtusu dışında mutfakta çıt çıkmıyordu. Sonra derin bir nefes aldı:

— Oğlum, bazı yaralar kolay kapanmıyor. Baban bizi çok kırdı. Ama senin kalbin temizdir, bilirim. Onu görmek istersen, ben karışmam.

İçimdeki düğüm daha da sıkılaştı. Babamı son gördüğümde lise son sınıftaydım. O gece evde büyük bir kavga çıkmıştı. Annem ağlamış, babam kapıyı çarpıp gitmişti. Sonra bir daha dönmedi. Annem yıllarca tek başına çalıştı, beni büyüttü. Babama ise hep öfke duydum; hem annemi hem beni yüzüstü bırakmıştı.

Ama yıllar geçti, ben de baba oldum. Kendi oğlum Efe’yle aramızda bazen küçük tartışmalar oluyor. Onun gözlerinde bazen kendi çocukluğumu görüyorum. Ve her seferinde aklıma babam geliyor: Acaba o da benim gibi pişmanlıklar yaşadı mı? Acaba o da affedilmek istedi mi?

Bir hafta sonra, cesaretimi topladım ve babamın yaşadığı kasabaya gittim. Elimde eski bir adres vardı; yıllardır değişmemişti. Kapıyı çaldığımda yaşlı bir adam açtı. Saçları bembeyaz olmuştu ama gözleri hâlâ aynıydı.

— Merhaba baba… Ben geldim. — dedim kısık bir sesle.

Babam önce şaşkınlıkla baktı bana, sonra gözleri doldu.

— Oğlum… Sen misin gerçekten? — dedi ve sesi titredi.

İçeri girdik. Evin içi sessizdi; duvarlarda eski fotoğraflar asılıydı. Bir köşede annemle çekilmiş bir fotoğrafımız bile vardı. Babam bana çay koydu; elleri titriyordu.

— Yıllardır bekledim bu günü… Ama hiç cesaret edemedim aramaya. — dedi utangaçça.

— Neden gittin baba? Neden bizi bırakıp gittin? — diye sordum, gözyaşlarımı tutamayarak.

Babam başını eğdi:

— Oğlum… O zamanlar çok gençtim, çok öfkeliydim. Hayatın yükü ağır geldi bana. Annenle sürekli kavga ediyorduk; seni de üzmek istemedim ama en çok seni üzdüm biliyorum… Her gece dua ettim affedilmek için.

O an içimdeki öfkenin yerini hüzün aldı. Babam yaşlanmıştı, yalnızdı ve pişmandı. Onu affetmek kolay değildi ama artık geçmişi değiştiremeyeceğimi biliyordum.

Birlikte uzun uzun konuştuk o gün. Babam bana hayatını anlattı; yalnızlığını, pişmanlıklarını… Ben de ona kendi hayatımı anlattım: Annemin nasıl güçlü bir kadın olduğunu, onun sayesinde ayakta kaldığımızı…

Eve döndüğümde annem beni kapıda karşıladı:

— Gittin mi babana? — dedi sessizce.

Başımı salladım:

— Gittim anne… Konuştuk uzun uzun. Çok pişman olduğunu söyledi.

Annem gözlerini kaçırdı; belli ki hâlâ kırgındı ama içinde bir rahatlama vardı.

O gece oğlum Efe yanıma geldi:

— Baba, dedemi gördün mü? — diye sordu merakla.

— Gördüm oğlum… Bazen insanlar hata yapar ama önemli olan affedebilmek biliyor musun? — dedim ona sarılarak.

Şimdi düşünüyorum da; aile olmak sadece kan bağı değil, birbirini affedebilmek de demekmiş meğer. Belki de en büyük cesaret, geçmişin yükünü bırakıp yeniden başlayabilmekte…

Siz olsanız ne yapardınız? Yıllarca sizi terk eden birini affedebilir miydiniz? Yoksa bazı yaralar asla kapanmaz mı?