En Zor Seçim: İstanbul’da Tek Başına Bir Baba Olarak Hayatta Kalma Savaşı
“Baba, çaydanlık çok kaynadı, ses yapıyor!” diye bağırdı Efe mutfağın kapısında. O anda telefonum çaldı, patronum arıyordu. Bir yandan iş yerindeki sorunları çözmeye çalışıyor, bir yandan da evde dört çocukla ilgileniyordum. Karımın ölümünden sonra geçen altı ay, bana dünyanın yükünü omuzlarımda taşımak zorunda olduğumu öğretti. Zeynep henüz dört yaşında. Gözlerini yeni açtığı bu dünyada, annesinin yokluğunu her gece üzerime sıkıca sarılarak unutmaya çalışıyor. Evin en küçüğü ama endişelerin en büyüğünü taşıyor sanki.
İstanbul Fatih’te, eski bir apartmanın üçüncü katındaki evimizde günler geçerken, komşuların bakışları bir türlü üzerimden gitmiyor. Mahalleli, yaşadığım acıyı ve yalnızlığıma acıyarak ya da bazen küçümseyerek izliyor. “Bir erkek çocuk büyütmeyi nasıl bilsin! Dört çocuğu var bir de, Allah sabır versin,” diyen fısıltılar hemen her sabah camımızın önünden geçiyor.
O gün yine evdeki karmaşayla boğuşuyordum. Büşra ve Ece ödevleriyle cebelleşiyorlar. Annelerini kaybettiklerinden beri birbirlerinden başka kimseleri yok gibi sarmaş dolaş yaşamaya başladılar. Efe ise on yaşındaki heyecanıyla sürekli ortalığı karıştırıyor. Zeynep ise sürekli kucağımda ya da kolumdan tutmuş, “Baba, gitme!” diye mırıldanıyor.
Patronumun homurtulu sesiyle ilgilenirken, bir anda Zeynep’in mutfağa koştuğunu fark etmedim bile. “Zeynep dur!” diye bağırdığımda, olan olmuştu. Sıcak su dolu çaydanlık devrildi. Evin içi bir anda çığlıklarla inledi. O an yaşadığım korkuyu, pişmanlığı, acıyı anlatmaya kelimeler yetmez. Zeynep’in hararetli ellerine buzlarla koşmaya çalışırken bile, içimde kendimi suçlamadan duramıyordum.
Acilde geçen saatler… Zeynep’in minik ellerine pansuman yapılırken, hemşire bana öyle bir bakış attı ki, sanki kasten çocuğuma zarar vermişim gibi hissettim. “Baba olmaya alışamadınız galiba,” dedi birisi arkamdan. Ne cevap verebilirdim ki? “Benim de bir kalbim var!” demek geldi içimden, yutkundum. Çocuklar oturdukları sandalyede ürkek ürkek gözlerini kaçırıyorlardı. Birkaç saat sonra polis ve sosyal hizmetler geldi.
O zaman anladım, başıma gelen sadece bir kaza değilmiş; suçlu sandalyesine oturtulmuştum. Mahalledeki komşular, “Çocukların iyi bakılmadığını” söyleyerek ihbar etmişler meğerse! Devlet görevlileri gelip evde inceleme yapınca, hayatımın en zorlu sınavına girmiş oldum. Polis memuru, “Çalışıyor musunuz?” diye sorduğunda, sesim titredi. Sanki sorular yargılamak için hazırlanmıştı. “Her gün işe gidiyorum ama çocukların da bakımını ihmal etmiyorum,” dedim, ama gözlerinde bana güven olmadığını hissettim. Çocuklarım korku dolu bakışlarla kolumun arkasında kamusal bir mahkeme kurulmuş gibiydi.
Ece bana sarıldı, “Allah’ım ne olur bizi ayırmasınlar!” dedi. O söz, içime hançer gibi saplandı. O gece, çocuklarım uyurken başlarında bekledim. Zeynep’in bandajlı elleriyle bana sarılması, dünyanın en ağır günahı gibi hissettirdi. Kendime “Yeterince iyi bir baba mıyım?” diye sordum. Yalnızca geçim derdi değil, devlet korkusu, komşu yargısı, çocukların gözlerindeki endişe…
Sosyal hizmetler gözetiminde geçen haftalar boyunca her an diken üstündeydim. Düzenli ziyaretler, gelip giden memurlar, hepsi gözümde birer sınav kâğıdıydı. Her gece, çocuklarım güvende mi diye kaç kere nefesimi tuttum, bilmem. Bir yandan işten kovulma korkusu, bir yandan çocukları kaybetme endişesi… Büşra giderek içine kapanmıştı. Eskiden utangaç olan Efe, şimdi durduk yere beni suçluyordu: “Sen olmasaydın anne hala hayatta olurdu!” demişti bir sabah, gözyaşları içinde. O sözden sonra mutfakta yere çöküp saatlerce hıçkıra hıçkıra ağladım. Hiçbir yerde ve hiçbir an, bir çocuğun kalbini bu kadar kırmak istememiştim.
Mahalle baskısı azalmadı. Kapıma bırakılan isimsiz notlar: “Çocukları devlete ver, yapamıyorsun!” “Annelerini toprağa gömdün, onları da mezara koyma!” Bu sözlerin ağırlığı altında ezildim. Ama pes etmedim. Her sabah çocukların beslenme çantasını hazırlarken, gözlerinde minik bir umut ışığı görmeye çalıştım. Onlar için var gücümle mücadele ettim.
Bir gün, devlet görevlileri tekrar eve geldi. Bu sefer, komşulardan yeni şikayetler aldıklarını söylediler. Efe okulda kavga etmiş, Büşra ise öğretmeniyle tartışmış. Her şey benim beceriksizliğim gibi gösteriliyordu. O an bir baba, çocuklarının her yanlışında, daha da yalnız hissediyor. Kendime kızmak ya da ağlamak yerine, onları daha çok sarıp sarmaladım. Çünkü İstanbul’da, yalnız bir adamın çocuklarını kaybetmemek için gösterdiği direniş, görünmeyen bir savaş alanı gibiydi.
Bir gece uykumdan fırladım. Kapıda iki polis arabası ve bir sosyal hizmet görevlisi… O an, çocuklarımın sımsıkı sarılmış halde titreyişini ömrüm boyunca unutmayacağım. “Babamızı bırakmayın!” diye ağladıklarında, polisin gözlerinde bir damla şefkat aradım ama bulamadım. O zorlu sürecin, benim ve çocuklarımın hayatında bıraktığı yaralar kolay kolay geçmeyecek. O gece geçip gitmedi; tek bir cümleyle özetlenemez bir ömür dayanıklılık gerektiriyor.
Ve işte buradayım… Sabah olmuş, yeni bir gün başlamışken, çocuklarım kahvaltı sofrasında. Zeynep neşeyle sütünü içerken gözlerinde hafif bir endişe, Büşra masanın köşesinden sessizce bana bakıyor. Ece saçlarını örüyor, Efe ise bana bir şans daha vermem için suskun.
Bazen soruyorum kendime: “Bir baba ne kadar güçlü olmalı ki, sistemin, komşuların, hayatın ve kendi hatalarının ağı altında ezilmeden çocuklarına tutunabilsin?” Peki sizce tek bir hata, yılların sevgisini silip götürebilir mi? Yorumlarda düşüncelerinizi duymak isterim…