Çorba Yerine Tatlı: Bir İyiliğin Hikayesi

— Oğlum, neden öyle dalgınsın? Yine iş bulamadın mı?

Annemin sesiyle irkildim. Sofrada önümüzde bir tabak mercimek çorbası, yanında bayat ekmek. Akşam yemeği bu kadar. Annem, her zamanki gibi bana bakıyor, gözlerinde endişe. Ben ise gözlerimi tabağımdan kaldırmadan, içimdeki sıkıntıyı bastırmaya çalışıyorum.

— Yok anne, iş bakıyorum da… Bugün de olmadı.

— Olsun oğlum, Allah büyüktür. Sen yeter ki üzülme.

Ama nasıl üzülmem? Üniversiteyi bitireli iki yıl oldu. Her gün iş ilanlarına bakıyorum, CV gönderiyorum, görüşmelere gidiyorum ama ya “tecrüben yok” diyorlar ya da asgari ücretin bile altında maaş teklif ediyorlar. Babamı kaybedeli üç yıl oldu; annemle baş başa kaldık. O günden beri evin yükü omuzlarımda. Annem emekli maaşıyla zar zor geçiniyor, ben de bir katkım olsun diye çırpınıyorum ama elimden bir şey gelmiyor.

O akşam sofrada sessizlik vardı. Annem çorbasını karıştırırken birden bana döndü:

— Veysel, bak oğlum… Benim için üzülme. Senin sağlığın yerinde ya, başka ne isterim? Ama senin de bir hayatın var. Gençsin, hayallerin var. Bu mahallede herkes seni konuşuyor; “Veysel iyi çocuk, çalışkan çocuk” diyorlar. Ama ben biliyorum, içini kemiren şeyleri…

Gözlerim doldu. Annemin elleri çatlamış, yüzünde yılların yorgunluğu… Onun için güçlü olmam gerektiğini biliyorum ama bazen insan dayanamıyor.

O sırada kapı çaldı. Gece vakti kim gelir ki? Annem hemen kalktı, başörtüsünü düzeltti. Kapıyı açınca karşıda komşumuz Zeynep Teyze belirdi. Elinde bir tencere vardı.

— Ayşe abla, çocuklara sıcak çorba yaptım, fazla geldi. Alın siz de için, içiniz ısınsın.

Annem tencereyi aldı, teşekkür etti. Zeynep Teyze gittiğinde annem bana döndü:

— Bak oğlum, iyilik böyle bir şey işte. Bizde yokken komşumuz paylaşıyor. Yarın bizim elimiz genişlerse biz de paylaşırız.

Çorbayı tabaklara koydu. Sıcacık kokusu bütün evi sardı. Birden içim ısındı; sadece midem değil, kalbim de… Annemle göz göze geldik. O an anladım ki, hayat sadece para kazanmak, iş bulmak değilmiş. Bazen bir tabak çorba, bazen bir gülümseme insanı hayata bağlıyormuş.

Ama ertesi gün yine aynı mücadele… Sabah erkenden kalktım, ütülü gömleğimi giydim. Annem arkamdan seslendi:

— Veysel, bak oğlum… Bugün de olmazsa üzülme tamam mı? Allah nasip ederse olur.

Otobüse bindim; cebimde son paramla aldığım akbil kartı… Şehirde iş aramak kolay değil. Herkesin yüzü asık, herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyor. Ben ise umutla bir kapının açılmasını bekliyorum.

Gittiğim iş görüşmesinde müdür bana şöyle dedi:

— Veysel Bey, CV’niz güzel ama bizim aradığımız pozisyon için en az üç yıl tecrübe lazım.

— Ama ben çok çalışırım, hızlı öğrenirim…

Adam başını salladı:

— Anlıyorum ama şirket politikası böyle.

Yine olmadı… Eve dönerken içimde öfke ve çaresizlik vardı. Yolda eski arkadaşım Murat’la karşılaştım.

— Veysel! Ne haber kardeşim?

— İyi Murat… Sen nasılsın?

— Ben de işsizim be abi! Herkes aynı durumda… Gel bir çay içelim moralin yerine gelsin.

Birlikte kahveye gittik. Masada başka gençler de vardı; hepsi işsiz, hepsi umutsuz. Biri dedi ki:

— Bu ülkede genç olmak zor kardeşim… Ne yapacağız bilmiyorum.

Bir diğeri:

— Ben yurtdışına gitmeyi düşünüyorum artık.

İçimden “Ben de mi gitsem?” diye geçirdim ama annemi bırakıp nasıl giderim? O yaşlı haliyle yalnız kalır mı? Eve döndüğümde annem yine sofrayı hazırlamıştı; bu sefer yanında küçük bir tatlı tabağı vardı.

— Bugün Zeynep Teyze’nin getirdiği çorbanın hatırına sana irmik helvası yaptım oğlum.

Gözlerim doldu yine. Annemin sevgisiyle yapılan o helva dünyanın en güzel tatlısıydı sanki.

Gece yatağımda dönüp dururken düşündüm: Hayat neden bu kadar zor? Gençler neden bu kadar umutsuz? Annem neden her şeye rağmen güçlü durmaya çalışıyor? Biz neden hep başkalarının iyiliğine muhtaç kalıyoruz?

Bir hafta sonra mahallede bir yardım kampanyası başladı. Mahalle muhtarı duyuru yaptı: “İhtiyaç sahipleri için erzak toplanacak.” Annem hemen mutfağa koştu; evde ne varsa küçük bir poşete koydu: Bir paket makarna, yarım kilo pirinç…

— Anne, bizde de az var zaten…

— Oğlum, paylaşmak bereket getirir. Bugün biz veririz, yarın başkası bize verir.

O gün annemin sözleri aklımdan çıkmadı. Belki de hayatın sırrı buydu: Paylaşmak…

Bir süre sonra belediyeden gençler için kurs açılacağını duydum. Hemen başvurdum; bilgisayar kursuymuş. Kursa başladım; yeni arkadaşlar edindim, yeni şeyler öğrendim. Bir gün kurs hocası bana dedi ki:

— Veysel, sen çok çalışkansın. Kurs bitince seni belediyede stajyer olarak alabiliriz.

O an dünyalar benim oldu! Eve koşarak gittim; anneme sarıldım:

— Anne! İş buldum galiba!

Annem gözyaşlarını tutamadı:

— Gördün mü oğlum? Sabreden derviş muradına ermiş!

Şimdi belediyede stajyerim; maaş az ama umut var artık içimde. Annem hâlâ her akşam sofrada bana dua ediyor; ben de ona söz verdim: Bir gün onun ellerini rahat ettireceğim.

Bazen düşünüyorum: Hayatta en büyük iyilik nedir? Bir tabak sıcak çorba mı? Bir gülümseme mi? Yoksa umudunu kaybetmemek mi?

Sizce hayatı asıl güzel yapan şey nedir? Paylaşmak mı, sabretmek mi yoksa sevdiklerimizle birlikte olmak mı?