“Anne Olmak İstemiyorum! Arkadaşlarımla Gezmek, Eğlenmek İstiyorum!” – Bir Annenin Hikayesi
“Anne, ne olur bağırma… Ben… Ben hamileyim.”
O an, dünyanın en ağır taşını kalbimin tam ortasında hissettim. Derya, gözünün içine bakarak bu cümleyi kurarken elleri titriyordu. Akşamın karanlığında, mutfağın ucunda birbirimize yabancı iki kadın gibi bakakaldık. Bir anlığına türlü felaketin hayalini kurmuştum ama asla bunu beklememiştim. Derya’nın 17 yaşındaki çocuksu omuzları, bir anda ağır bir yük altında kamburlaşmış gibiydi. Konuşamıyordum. Ağzımdan tek bir kelime çıkamıyordu. O ise ağlamaklı bir halde fısıldadı: “Anne, lütfen bir şey söyle.”
Eşim Metin yukarıdan bağırdı: “Ayşe, ne oldu?” diye. Sesim çıkmadı, sadece Derya’nın elini tuttum. O kadar soğuk ve terliydi ki içimde sıkışan acı, yerini çaresizliğe bıraktı. O an her şey dağıldı; hayallerim, düzenim, güvenim. Derya okula dönüp sınavlarına hazırlanacak, arkadaşlarıyla tatile gidecek, yeni bir hayata adım atacaktı. Ama bir anda ben, annesinin gözlerinden bile saklayacağı bir sırrın ağırlığıyla baş başa kalmıştım.
Gece boyu konuşmadan oturduk, ikimiz de köşe bucak göz göze gelmekten kaçındık. Metin’e söyleyemedim. Sabah okula gitmek üzere hazırlanırken sanki dün gece hiç yaşanmamış gibi davranmaya çalıştı Derya. Ama ben biliyordum. Bütün dünyam altüst olmuştu. Evdeki hava öylesine ağırdı ki, Metin bile kahvaltı sofrasında Derya’nın garipliğini fark etti. “Kızım, iyi misin? Suratın bembeyaz.” dedi.
O an karar verdim; gerçekleri saklayamazdık. “Derya bize bir şey söylemek istiyor,” dedim. Derya’nın gözleri kocaman açıldı, panikle bana baktı. Metin birden ciddileşti. “Neymiş o?” diye sordu. Derya ağlamaya başladı. Sonunda, titrek bir sesle “Ben hamileyim baba,” dedi.
Evde bir anda kıyamet koptu. Metin, kontrolünü kaybetmişti. Şoku ve öfkesi birbirine karıştı. Derya, korku dolu bakışlarla köşeye sıkışmıştı. Ben araya girmek istedim, ama onun yerine sadece sessizce ağladım. “Bunu bize nasıl yaparsın? Hangi yüzle eve geliyorsun?” Metin bağırıyordu. Ona sarılmaya çalıştım; ama o yanıma bile yaklaşmıyordu. Derya’nın gözlerinden dökülen yaşlar, benim canımı parça parça ediyordu.
Sonraki günler zifiri karanlık bir bulut gibi üstümüze çöktü. Derya odasından çıkmıyor, benimle konuşmak istemiyordu. Okuldan kızımızın hamile göbeğini fark eden komşular kapımıza gelmeye başladı. Mahallede fısıltılar, sokaktan geçenlerin bakışları, okuldan atılan imalı laflar — hepsi birer hançer gibi saplanıyordu. Ben utancımdan markete bile gidememeye başladım. Kendimi suçluyordum; acaba ben nerede hata yaptım, nasıl fark edemedim?
Bir gece Derya’nın odasından ağlama sesleri geldi. İçeri girdim. Yerde, elleriyle yüzünü kapatmış titreyerek ağlıyordu. Sessizce yanına oturdum. Başını dizime koydu. “Anne, ben çocuk doğurmak istemiyorum. Arkadaşlarım gezmeye gidiyor, üniversiteye hazırlanıyor. Ben ise, çocuğu bile olmayan birini sevdiğim için şimdi hayatım bitti,” dedi. İçim parçalandı. “Derya, geri dönemeyiz, olan oldu,” dedim. Ama o hızla başını kaldırıp gözlerimin içine bağırarak baktı: “Beni dinlemiyorsunuz! Ben anne olmak istemiyorum! Parti yapmak, gülmek, gezmek, yaşamak istiyorum! Benim bütün hayallerim gitti! Bunu istemiyorum anne!”
O an, elim kolum bağlandı. Kendi gençliğim aklıma geldi. Köyde büyürken ben de anneme hayallerimi anlatmış, ama hep ‘kız kısmı’ diye susturulmuştum. Şimdi ben de aynısını mı yapıyordum? Derya’yı çok seviyordum, ama ne yapsam ne söylesem onun acısını alamıyordum.
Bir sabah, Derya hazırlanmadan okula gitmek istedi. Karnı iyice belli olmaya başlamıştı. Ona yaklaştım. “Kızım, giderken üzerini düzgün giy, insanlar fena fena bakıyor,” dedim. İsyanla patladı: “Senin derdin ne anne? İnsanlar ne der diye mi yaşıyoruz? Hayatımı onlara göre mi yaşayacağım? Ben bunu istemiyorum!” diye fırladı kapıdan. O an çok kızdım. Ama sonra düşündüm: belki de haklıydı.
Türkiye’de genç bir kızın hem kendi hayatını hem de bir bebeğin hayatını taşımak zorunda kalması, dışarıdan ne kadar kolay gibi gözükse de, içinden fırtınalar koparıyor. Okul yönetimi Derya’nın hamileliğini öğrenince, veliler şikayet etmeye başlamış. Müdür bir gün “Kızınızı bir süre okula göndermeseniz daha iyi olur,” dedi bana. Elim ayağım titredi. “Peki ya Derya’nın hakkı? O da bir çocuk!” diye itiraz ettim. Müdür, “Bu tür şeyler okulda huzursuzluk yaratıyor, siz de anlayışla karşılarsınız,” deyince öylece kalakaldım.
Metin bana sırtını döndü bu süreçte. Aramızda dağlar kadar mesafe oluştu. O suskun, ben suskun. Bir gün, Derya dışarıda arkadaşlarıyla buluşmak istedi. Metin müsade etmedi. “Senin halin ortada; kızım, artık öyle gezip tozamazsın!” dedi. Derya haykırarak, “Ben hata yaptım diye, hayatım bir daha düzelmeyecek mi? Ben sadece genç olmak istiyorum!” diye ağladı.
Bazen, geceleri uzun uzun düşünüyorum. Ben Derya’nın kaç yaşında çocuk sahibi olduğumda ne hissettiğimi, hayatımı nasıl kısıtladığımı düşünüyorum. Derya’nın acısını içimde hissediyorum. Bir yanda toplumsal baskı, bir yanda Derya’nın gençliği, bir yanda ise doğacak bir bebek… İçimdeki savaş bitmek bilmiyor.
Günler geçtikçe Derya daha da içine kapandı. Arkadaşlarından birer birer uzaklaştı. Kendisini küçük bir kasabaya taşımayı düşündük, ama Metin istemedi. “Kimden neyi kaçırıyoruz ki? Kızımız burada ne yaptıysa burada yüzleşecek!” dedi. Ama her gece Derya’nın mağduriyeti gözümün önüne gelince anladım: Asıl onları, yani toplumu bizim eğitmemiz lazım.
Bir akşam, Derya yorgun bir şekilde yanıma geldi. “Anne,” dedi, “Bazen düşünüyorum da, bu bebeği doğurursam da annesi olmam gerekecek ama… Ben daha kendime bile bakamıyorum.” Onu kollarıma aldım. “Beraber başaracağız kızım, ben senin yanındayım,” dedim. Ama aslında, kendi içimde ne kadar korktuğumu da hissediyordum.
Doğum günü yaklaştıkça Derya’nın korkuları, hayal kırıklıkları arttı. Aramızda o kadar çok sessizlik oldu ki, çoğu zaman aynı odada nefes almak bile zor geldi. Ama bebeği kucağına aldığında, Derya’nın gözlerinde hem korku, hem de tarifsiz bir şaşkınlık vardı. “Anne, ben buna hazır mıydım sence?” diye sordu bana. Sustum, çünkü cevabım yoktu.
Şimdi, geceleri Derya hâlâ yas tutar gibi odasında uzun uzun düşünüyor. Bazen gözlerinde kaybolmuş bir kız çocuğu, bazen ise çaresiz bir anne var. Ben ise, kendime sorup duruyorum: “Bir hata bir ömrü mahvetmeye yeter mi? Kızımın elinden hayallerini alan toplum mudur, ben miyim, yoksa hayatın acımasızlığı mı? Ve kim, gerçekten suçlu?”
Belki de en çok şunu sormalıyım: Hangimiz gerçekten kendi yolumuzu seçebiliyoruz?