Annemi Sadece Bir Ay İçin Çağırmıştım, Oysa Artık Hayatım Tamamen Değişti
Üç gündür gözlerim uykusuzluktan yanıyor, tavanı seyrederken beynimin içindeki uğultu hiç susmuyor. Kucağımda yeni doğmuş kızım Derin, başucumda eşim Emre, bir odada derin horultular yayılan annemle babam… İşte, hayatım bir anda böyle devasa bir tiyatroya döndü. Annemi, doğumdan sonra bana yardım etsin, moral versin diye bir ay yanımda kalması için kandırmak istemiştim. O bir ay, bir ömre mi dönüşecekmiş meğer…
O geceydi işte, Derin çığlık çığlığa ağlarken annemin ince sesini duydum: “Elif! Sütü yetmiyor mu bu çocuğun? Ben olsam, bir gece bile uyutmazdım böyle!” Boğazıma düğümlenen öfkeyi yutmaya çalışırken Emre usulca elimi sıktı. Annem, yıllardır alıştığı şekilde çözüm üretmeye çalışıyordu ama ben, yetersizliğimle iki arada bir derede hissediyordum. Sanki tüm gücüm çekilmişti bedenimden, ardı ardına patlayan eleştirilerle ben, yeni bir annenin hezeyanlarına teslim olmuştum. “Anne, her çocuk farklı, doktorumuz böyle önerdi,” dedim kırık bir sesle. Annemin dudak bükmesi gecenin karanlığında bir yara gibi yeniden açıldı içimde.
Babam, sabah kahvaltısında konuya bodoslamadan giriş yaptı: “Elif kızım, biz burada eşyaları biraz topladık, köydeki evi de satılığa çıkardım. Sene sonuna kadar sizinle kalmanın iyi olacağını düşündük. Hem sen dikiş tutturuncaya kadar sana destek oluruz. Emre de çalışıyor zaten.”
O an boğazımda yutkunamadığım bir lokma gibi kaldı kelimeler. Çatalı zorlukla masaya bıraktım. Emre’nin gözlerinde ince bir hüzün ve şaşkınlık vardı; anneminse gözleri gururla parlıyordu. Küçük kardeşim Defne geçen hafta üniversiteye gitmiş, evde kimse kalmamıştı ama… “Baba, köydeki evi satmak ciddi bir karar değil mi? Siz şehirde yaşamaya alışabilecek misiniz?” “Kızım, torunum var burada artık. Dedesiyle de arası iyi olur! Hem annenin eli rahatlar, senin de kafan rahat olur.”
Birden kendimi büyüklerin dünyasında, kendi evimde misafir gibi hissettim. Sanki bana ait olan, bizi anlatan her şey, geleneklerin ve elalem korkusunun altında eziliyordu. Evlendiğimiz ilk yıldan beri Emre’yle huzurla gülümsediğimiz akşamlar, şimdi misafir odasına çekilmişti. Her konuşmanın içinde, annemin ahenkle tekrarladığı “bizim zamanımızda”yla başlayan cümleler, babamın “babanız olarak…” diye koyduğu kurallar… İçimde biriken huzursuzluğun sonu yoktu.
Her gece salonun diğer ucundan bir horultu, mutfaktan sabaha karşı yankılanan tencere sesleri, banyonun önünde sıralanan havlular… Emre sabrın son demine gelmiş, bana belli etmeden odasına çekiliyor, bense gece Derin’i emzirirken sessizce ağlıyordum.
Bir akşam, annem mutfakta sofrayı kurarken bana döndü: “Eskiden biz her işimizi kendimiz yapardık, dikiş dikerdim, yemeklere el koyardım. Senin iki elin var, neden her şey Emre’ye soruluyor?”
Sinirlerim laçkalaşmıştı. “Anne, artık zaman değişti. Birlikte karar veriyoruz. Hem ben de çalışmak istiyorum, evde bir yıl oturmak istemiyorum!” Annem gözlerini devirdi: “Çocuğa kim bakacak Elif! Senin bu kadar aceleci olmanın anlamı yok. Biz buradayız ya, ona da bakarız! Sen de idareci oldun çıktın.”
O an annemin sözleri kulağımda yankılanırken, kadınlığım, anneliğim ve evlatlığım arasında sıkışıp kaldım. Babam odadan başını uzattı: “Onlar çağdaş işte Feride, şimdi kadınlar çalışıyor, dernek mernek. Allah akıl fikir versin, dediklerimizi anlamıyor.” Annemin yanımda, üç günlük bir misafirliği yıllık sözleşmeye çevirmesi yetmemiş gibi, şimdi evimin yönetimini de istiyordu. Elimden kaçırdığım hayat, annemin ellerinde şekilleniyordu.
Derin’in ağladığı bir gece, annem sabırsızlıkla yanımıza geldi: “Bana versene, ben bir susturayım şunu,” dedi, bebeğimi kucaklamak için uzandı. Kalbim hızla çarptı. Kızımı kaskatı sarılırken, kendimi bir boşluğa bırakıyordum. “Anne, bırak şimdi, ben halledeceğim!” dedim biraz yüksek bir sesle. O an annemin gözleri doldu ve kısık bir sesle, “Ne kadar da uzak olmuşuz kızım,” dedi. O geceden sonra aramızdaki mesafe, her geçen gün açıldı. Birlikte yaptığımız kahvaltılar daha sessiz, akşam sofraları ise gergin geçti.
Bir sabah, Emre mutfakta bana “İstersen annenlerle konuşalım, bir süre başka yerde kalmaları daha iyi olabilir mi?” dedi. İçimde bir huzursuzluk, suçluluk duygusuyla karıştı. Annemi evime çağıran da bendim, şimdi göndermek isteyen de… Peki onların harcadığı yıllar, özverileri, sıcaklığı hak etmiyor muydu? Ya benim kendi aile düzenim, huzur hakkım?
Beklenmedik bir anda Derin ateşlendi. O gece Emre hastaneye götürdü beni apar topar. Annem arkamızdan bağırıyordu: “Montunu unutma! Bebek battaniyesini sar, bak çocuğun ayağı üşür!” Acilde serum takılırken Derin’in başında bekledim. Emre gözümün içine baktı: “Her şey iyi olacak, sen güçlüsün,” dedi. Tam o anda annemin bana küçüklüğümde söylediği masalları anımsadım ve ilk defa onun da sadece kırılgan bir anne olduğunu anladım.
Eve döndüğümüzde annem mutfakta gözleri şişmiş, babam sessizce televizyonu izliyordu. Uzun bir sessizlik hakim oldu. Dayanamayıp, “Anne… Sana kızdım, evimi işgal etmiş gibi hissediyorum ama biliyorum ki bizi sevmekten başka bir derdin yok. Ama kendi ailemi de kurmak istiyorum, ne olur bana biraz alan verin. Biliyorum, alışması zor ama birlikte çözeceğiz,” dedim gözyaşları içinde. Annem bir anda kızgın değil, yorgun bir kadın olarak bana sarıldı. Babam başını sallayarak, “Bizim de öğrenmemiz gerekti galiba. En çok torunumuzun iyiliğini isteriz ama senin de mutlu olman şart, Elif,” dedi.
Hayat yeniden başlamıştı sanki. Annem ve babamla daha çok konuşmayı, birbirimizin sınırına saygı göstermeyi denedik. Elbette zor oldu; hala her şey mükemmel değil ama en azından niyetimizi bildik.
Şimdi pencereden dışarı bakıp Derin’i kucağımda sallarken bir şey düşünüyorum: Anne olmanın ağırlığında, evlat olmanın inceliğini unutmak kolay… Siz hiç, kendi annenizle anneliğinizi paylaşırken böyle bir çıkmazda kaldınız mı? Aile, özveri ve sınırlar… Hangisinden vazgeçmeli?