Kaybolurken Sessizce: Bir Huzurevi Odasında

Kapıdan içeri adımımı attığımda, ayaklarımın altındaki soğuk fayansları hissettim. Resepsiyonda, genç bir kız başını kaldırmadan, “Buyurun?” dedi. Elimdeki dosyayı titreyen ellerimle uzattım: “Ben, Emine Yıldız. Kızım getirdi beni. Burada kalacağım bir süre.”

Kız, göz ucuyla bana baktı, sonra kimliğimi ve sağlık kartımı aldı. Gözlerinde bir anlık tereddüt gördüm. Sanki, “Bir anne neden burada olur?” diye sordu içinden. Ama sormadı. Sadece, “Odanız hazır, şu koridordan sağa dönün, 203 numara,” dedi. Teşekkür ettim, ama sesim çıkmadı. Sanki boğazımda bir düğüm vardı.

Kızım Zeynep, arkamdan gelmedi. Arabada, “Anne, bu senin için en iyisi,” demişti. “Evde yalnız kalmanı istemiyorum. Hem burada doktorlar, hemşireler var. Daha iyi bakılır, daha güvende olursun.” O an, ona sarılmak istedim. Ama ellerim kucağımda kenetlendi. O, gözlerini kaçırdı. “Ben de çalışıyorum, çocuklar var, biliyorsun…” dedi. Biliyordum. Herkesin bir hayatı vardı. Benimkisi ise, sanki bir kenara itilmiş, unutulmuş bir defter gibiydi.

Odaya girdiğimde, pencerenin önünde bir sandalye ve küçük bir masa vardı. Yatağın üstünde beyaz bir çarşaf, başucunda eski bir radyo. Pencerenin camına dokundum. Dışarıda, bahçede birkaç yaşlı kadın oturuyordu. Aralarında konuşuyorlardı, ama sesleri bana ulaşmıyordu. Sanki başka bir dünyadaydım.

İlk gece, uyuyamadım. Yastığın kokusu yabancıydı. Tavandaki lambanın gölgesi, duvarda dans ediyordu. Annemi düşündüm. O da yaşlanmıştı bir zamanlar. Ama biz, onu bırakmamıştık. Hep birlikteydik. Şimdi ise, ben buradaydım. Kendi kızım tarafından bırakılmıştım. İçimde bir sızı, bir kırgınlık vardı. Ama kızgın değildim. Sadece, neden bu kadar görünmez olduğumu anlamıyordum.

Sabah, kapı hafifçe tıklandı. Hemşire Ayşe Hanım içeri girdi. “Günaydın Emine Hanım, nasılsınız? Kahvaltıya inmek ister misiniz?” diye sordu. Gülümsedim, “Birazdan gelirim,” dedim. O gittiğinde, aynada kendime baktım. Saçlarım bembeyaz olmuş, gözlerimin altı morarmıştı. Gençliğimde, ne kadar güzel olduğumu söylerlerdi. Şimdi ise, yüzümdeki çizgiler, yaşadığım her acının iziydi.

Kahvaltı salonunda, herkes sessizdi. Bir köşede, Ali Bey gazeteye gömülmüş, kimseyle konuşmuyordu. Yan masada, Fatma Teyze, “Oğlum geçen hafta aradı, bu hafta gelecekmiş,” diyordu. Gözlerinde umut vardı. Ama ben biliyordum; çoğu zaman, kimse gelmezdi. Herkes beklerdi. Beklemek, burada en çok yapılan şeydi.

Bir gün, Zeynep aradı. “Anne, nasılsın? Her şey yolunda mı?” diye sordu. Sesinde bir telaş vardı. “İyiyim kızım, merak etme,” dedim. “Çocuklar nasıl?” dedim, hemen konu değişti. “İyi, iyi… Okuldan geldiler. Sana selam söylüyorlar.” Sonra, “Anne, işim var, kapatmam lazım. Haftaya uğrarım,” dedi. Telefon kapandı. O an, odada bir sessizlik oldu. Sanki, duvarlar bile bana acıdı.

Bir akşam, bahçede otururken, yanımda oturan Hatice Hanım, “Seni hiç ziyarete gelen oluyor mu?” diye sordu. Başımı eğdim. “Kızım arıyor bazen,” dedim. O da başını salladı. “Benim oğlum Almanya’da. Yıllardır gelmedi. Ama alışıyor insan. Burada herkes aynı. Kimse kimseyi yargılamıyor. Sadece, bazen insan, bir elin sıcaklığını özlüyor.”

O gece, eski günleri düşündüm. Zeynep küçüktü. Ateşi çıktığında, sabaha kadar başında beklemiştim. Okula ilk başladığında, elini hiç bırakmamıştım. Şimdi ise, o benim elimi bırakmıştı. Belki de hayat böyleydi. Anne olunca, hep verirsin. Sonra, bir gün, kimseye yük olmamak için sessizce kaybolursun.

Bir gün, huzurevine bir grup çocuk geldi. Anneler Günü için çiçek dağıtıyorlardı. Küçük bir kız bana bir karanfil verdi. “Anneanneme benziyorsun,” dedi. Gözlerim doldu. O an, içimde bir sıcaklık hissettim. Belki de, annelik sadece doğurmak değildi. Bir çocuğun gözlerinde, kendini bulmaktı.

Akşam yemeğinde, Fatma Teyze ağlıyordu. Oğlu yine gelmemişti. Yanına oturdum, elini tuttum. “Belki yarın gelir,” dedim. O an, kendi annemi hatırladım. Ona sarılmak istedim. Ama artık çok geçti.

Geceleri, odama çekildiğimde, pencereden yıldızlara bakıyorum. Her biri, geçmişimden bir anı gibi parlıyor. Zeynep’i, torunlarımı, eski evimi düşünüyorum. Bazen, “Keşke daha fazla konuşsaydım, daha fazla sarılsaydım,” diyorum. Ama zaman, kimseyi beklemiyor. Herkes bir gün, bir köşede unutuluyor.

Bir sabah, Zeynep geldi. Yorgun görünüyordu. “Anne, özür dilerim. Seni buraya bırakmak istemedim. Ama başka çarem yoktu,” dedi. Gözlerinde yaşlar vardı. Ona sarıldım. “Kızım, ben sana hiç kırılmadım. Sadece, bazen insan, sevdiklerinin yanında olmak ister. Hepsi bu.”

O gün, uzun uzun konuştuk. Geçmişi, babanı, çocukluğunu anlattım. O da bana torunlarımı anlattı. Birlikte ağladık, birlikte güldük. O an, hayatın ne kadar kısa olduğunu bir kez daha anladım.

Şimdi, her sabah yeni bir gün başlıyor. Belki yalnızım, belki unutuldum. Ama içimde, hâlâ bir umut var. Belki bir gün, herkes annesinin elini yeniden tutar. Belki de, kaybolmak sadece görünmez olmak değildir; bazen, sessizce var olabilmektir.

Siz hiç, sevdiklerinizin sizi unuttuğunu hissettiniz mi? Ya da, bir gün herkesin kaybolduğu bir köşede, yeniden hatırlanmayı beklediniz mi?