Kardeşim İçin Kalan Hayatım: Bir Vedanın Ardından
“Oğlum… Lütfen, Zeynep’e sahip çık. Onu yalnız bırakma…” Annemin sesi, odanın loş ışığında neredeyse kayboluyordu. Yüzü solgun, gözleri nemliydi. Ellerini tutarken, parmaklarının arasından geçen hayatın son kırıntılarını hissediyordum. Annem, bir zamanlar mahallede herkesin yardımına koşan o güçlü kadındı. Şimdi ise, yatağında incecik bir gölgeye dönüşmüştü.
“Anne, ne olur böyle konuşma. İyileşeceksin,” dedim, ama sesim titredi. Yalan söylediğimi ikimiz de biliyorduk. O an, içimde bir şey koptu. Babam yıllar önce başka bir şehirde iş bulacağım diye çıkıp gitmişti, bir daha da dönmedi. Annem ise, hastalığıyla tek başına mücadele etmişti. Kız kardeşim Zeynep doğuştan hasta; epilepsi nöbetleriyle boğuşuyor, bazen günlerce yataktan kalkamıyordu.
Annemin son nefesini verirken bana bıraktığı tek miras, Zeynep’ti. Cenazeden sonra evde bir başıma kaldım. Komşular başsağlığına geldi, birkaç gün yemek getirdiler ama sonra herkes kendi hayatına döndü. Ben ise 23 yaşında, üniversiteyi bırakmak zorunda kalmış, işsiz bir genç olarak Zeynep’in başında kaldım.
Bir sabah Zeynep’in odasından çığlıklar yükseldi. Koşarak girdim; nöbet geçiriyordu. Titreyen vücudunu tutmaya çalışırken gözyaşlarımı saklayamadım. “Ağabey… Anne nerede?” diye sordu kendine geldiğinde. “Anne… Anne yok mu?”
Sustum. O an ona nasıl anlatılırdı ki? “Anne artık yok, Zeynep,” dedim sonunda. Küçük elleriyle bana sarıldı, ikimiz de uzun süre ağladık.
Günler birbirini kovaladı. İş bulmak için kapı kapı dolaştım. Mahalledeki markette kasiyerlik işi buldum ama maaşı yetmiyordu. Zeynep’in ilaçları pahalıydı; bazen elektrik faturasını ödeyemiyor, bazen de akşam yemeğinde sadece çorba içiyorduk.
Bir akşam eve dönerken eski arkadaşım Emre’yle karşılaştım. “Oğlum, senin ne işin var burada? Hani üniversiteyi bitirecektin?” dedi şaşkınlıkla.
“Hayat işte Emre… Annem öldü, Zeynep bana kaldı,” dedim kısaca.
Emre’nin yüzü düştü. “Bak, bizim fabrikada iş var. Gece vardiyası ama sigortalı. İstersen konuşayım.”
O gece sabaha kadar düşündüm. Hayallerim vardı: mühendis olacaktım, İstanbul’da güzel bir hayat kuracaktım. Ama şimdi tek hayalim Zeynep’in bir gün daha sağlıklı uyanmasıydı.
Fabrikada çalışmaya başladım. Geceleri çalışıyor, gündüzleri Zeynep’le ilgileniyordum. Uykusuzluk ve yorgunluk beni tüketiyordu ama başka çarem yoktu.
Bir gün eve geldiğimde Zeynep’i yerde buldum; yine nöbet geçirmişti. Hemen hastaneye koştum. Doktor, “Bu şekilde devam edemezsin,” dedi bana. “Zeynep’in düzenli bakıma ihtiyacı var.”
Ama nasıl? Para yoktu, devletin verdiği yardım yetmiyordu. Sosyal hizmetlere başvurdum; sıraya alındık ama aylarca beklememiz gerekiyordu.
Bir gece Zeynep’le otururken bana döndü: “Ağabey, ben sana yük mü oldum?”
İçim parçalandı. “Saçmalama Zeynep! Sen benim her şeyimsin,” dedim ama gözlerim doldu.
Zamanla mahallede dedikodular başladı: “Yazık bu çocuklara… Babaları da yok ortada.” Bazıları yardım etmek istedi ama çoğu sadece acıyarak bakıyordu.
Bir gün babamdan yıllar sonra bir telefon geldi: “Oğlum… Duydum anneni kaybetmişsin.”
İçimde öfke kabardı: “Şimdi mi aklına geldik baba? Yıllardır neredesin?”
Sustu. “Ben… Ben de zor zamanlar geçirdim,” dedi kısık sesle.
“Zor zaman mı? Biz burada aç kaldık baba! Annem öldü, Zeynep hasta!”
Telefonu kapattım. O gece sabaha kadar ağladım; öfkemle baş edemedim.
Aylar geçti. Zeynep’in durumu kötüleşti; hastaneye yatırdılar. Doktorlar umut vermiyordu.
Bir gece hastane koridorunda otururken içimdeki çaresizliği düşündüm: “Neden hep biz? Neden hayat bu kadar acımasız?”
Zeynep’in yanına girdim; gözleri kapalıydı ama elimi sıktı: “Ağabey… Beni bırakma olur mu?”
“Hiçbir yere gitmiyorum Zeynep,” dedim.
O an anladım ki; hayat ne kadar zor olursa olsun, aileden vazgeçmek mümkün değilmiş.
Şimdi burada size soruyorum: Siz olsanız ne yapardınız? Hayallerinizden vazgeçip aileniz için her şeyi göze alır mıydınız? Yoksa başka bir yol var mıydı? Lütfen düşüncelerinizi paylaşın…